9 Aralık 2016 Cuma


Şu an gelecekte,
Şu an geçmişte,
Geçmişte gelecekte
Ve gelecekte geçmişte olana.

Hepsine selam olsun.

6 Kasım 2016 Pazar



Bazen sadece ilk cümle oluyor ve gerisi ona sarıla sarılaaa sarmalana devam ediyor. Birbirinin ardına değil de sırtına eklendiği için ayrılması çok daha zor; çünkü, bilirsiniz, "kaşık pozisyonu" pozisyonların en huzurlusudur. Birbirine dolanan ve birbirine dolanmayacak olsa neye yarayanların hepsini içerir.

Bu yüzden ilk cümle önemli: bu cümlenin hayalini kuruyorum. O hayalde de "üstüne ekliyorum" sözcükleri geçiyor. Su gibi düşünmeli, bir suyun üstüne başka bir su eklediğinde elde ettiğin yine tek bir sudur. Böyle bir matematiği ancak romantikler kurar, fizikçiler bozar. Zaten fizik de uzun süre yaptıklarını anlayıp neden yaptıklarını anlamadıklarım olarak yaftalanmadı mı?

Bir cümle kuruyorum; o cümle, iki vuruşla kalbi titretmeyi sağlayan şarkıyı betimliyor. Anladınız mı hangisinden bahsettiğimi? Dünya mı o iki notadan ibaret oluyor, yoksa sen mi dünya oluyorsun? Dünyaya da ne oluyor, yerinde duruyor ama sanki gökyüzü genişliyor.

İlk cümleyi kuramıyorum.

1 Eylül 2016 Perşembe

31/08/16
Baştan

Bir haftadır canhıraş, adı "İki Cenaze Bir Ah!" yahut "Bir Cenaze Bir Ah! Bir Cenaze" olan bir yazıyla uğraşıyorum. Yazıp yazıp başlık belirleyemediklerime inat, başlığın ötesinde hiçbir kelime yerini bulamadı. Nefret kustum 3 sayfa, öfke kustum, sonra başkaldırı. Tutunmaya çalıştım sivri duygulara hep. Ama daha ilk kuralda toslamıştım: sivri tutulmaz, sivri tutulmamak için sivrilendir.

Letonya'da 6 günlük dünya güzeli oda arkadaşıma uzun uzun mektup yazdım. Bunları neden anlattığımı bilmediğimi söyledim sonra. "Bazen terk edilmiş bir evin duvarında bir delik kazar ve hikayeni ona anlatırsın.". Kimse duymasa da ses çıkmıştır. Kendini kandırmak da diyebiliriz adına. Bir şeyler yapmak, üzerine düşeni yapmakmış gibi davranabiliriz. 

Sevgili blog, sanki üzerime düşen her şeyi silkeleyip atıyorum bu ara. Mutlu olmak adına. Bir yandan sivrilenler bana batmasın diye kaçıp, bir yandan özlediğim o en güçlü duyguların peşlerine düşüyorum.

Ki çember kavramı bana hiçbir zaman iyi şeyler çağrıştırmadı.

3 Mayıs 2016 Salı

neredeysebiryıldırgörmemiştimyüzünücanlıcanlıhattaunutmuşumgörüncefarkettim
gülünceağzıçizgiyedönüşüyordudakkenarlarıkulaklarınadoğruuzandıkçaaradakimesafekırışmıyordakatlanıyorsankiçokgarip
onugörüncegeceuykututmadıveoturupyeridaralankızınhikayesiniyazmayabaşladım.


yeri daralan kızın hikayesi.


Kızın çok mutlu olduğu, hikayemizin de başına denk düşen o kadim zamanlarda; öylesine geniş bir gülümsemeymiş ki ortadaki, sadece onun sığması için bile hektar hektar bir alana ihtiyaç duyuyor olmalı. “Dünya benim” dermiş o günlerde. “İnanmazsın, dünya benim!”
Derken günün birinde gittiği bir şehirde çöreklenmiş, karanlık, topak topak, tanımsız bir şey görmüş; anlayabilse ne olduğunu, belki korkmazdı o kadar. sadece burnuna gelen kokunun hem yapış yapış, hem de sivri olan yakıcılığından hoşlanmamış ve bu şehirden kaçma ihtiyacı duymuş.

Ancak meğer topak topak olan salgınmış.
Başka şehirlere sıçramış. Kız günden güne haritanın üzerinde şehirlere kırmızı çarpı işareti koymaya başlamış; içindeyse tek bir histeri: “Tanrım buraya gelmesin n'olur.”.

Derken bir gün tanımsız olan kızın şehrine de sıçrıyor; önce en sevdiği yerlere, sonra okuluna, sonra mahallesine. Kız evinden çıkamaz oluyor. Günden güne daha çok alışıyor evinin güvenliğine, pencereden -perdeleri görünmeyeceği şekilde ayarlayıp- dünyayı seyrediyor.
Odasından çıkmıyor.
Bir sabah uyanıp da gerinmek için kollarını açtığında kolları ona çarpıyor.
Yatağından çıkamıyor.
Boyu kısa, bir süre daha idare edebiliyor bu yüzden.
Sonra ayaklarını toplamak zorunda kalıyor ama.
Ayağa kalkmak.
Kollarını açamıyor sonra.
Şey üstüne üstüne geliyor.
Yeri gittikçe daralıyor.
Şey sıkıştırmaya başlıyor.
Karnını içine çekiyor.
Yavaş yavaş incelmeye başlıyor yeri daralan kız.
Sonra daha da inceliyor.
İnceliyor.
İnceliyor.

Ancak bir elmayı sonsuza dek ikiye bölerek asla yok edemeyeceğiniz gibi,
Yeri daralan kız da hiç yok olmuyor.





Dün gece çok zorlandım.

Bir daha bu kadar zorlanmayayım diye kendimi hazırlamıştım oysa.
Ensemde bir hayaletin (evet! hayaletin!) soğuk, kokan nefesiyle yaşıyorum uzunca süredir. Kendisini hiç görmesem de gölgesi hep önüme düşüyor.
Ki hayalet hiç var olmamıştı belki. Yine de ben sürekli gölge sandığımın üzerinde tepinip onu yok etmeye çalışmaktan kendimi alamadım.
Artık yoruldum demek, peşini bırakmak istiyorum anlayacağın sevgili blog.
Artık hayaletleri istemiyorum.

13 Nisan 2016 Çarşamba

(Bu mektup, Ocak 2015'te Orta Format Güncelleme #16'da yer aldı.
"Açık Mektup" yazı serisi, belli bir fotoğrafçıya, kendisi ve işlerine yönelik kişisel mektuplardan oluşuyor. Alıcının cevap hakkıysa istediği zaman kullanmak üzere baki.
Yazının orijinali için tık tık.
Güzel Gözde'nin cevabını merak edenleri ise buraya alalım.) 





Sevgili Gözde,

Yan yana durma fırsatı bulsak da, yüz yüze konuşma şansını pek bulamadık; o nedenle pek de tanışmış sayılmayız. Umarım iyisindir, keyifler yerindedir. Sana yazma nedenim işlerin ve ayrıca, kurgu ve sergilemedeki becerilerin.

Bir fotoğraf projesi kurgularken kişinin karşılaştığı en büyük sıkıntı eldeki fotoğraf makinesinin akıldaki birikime sahip olmaması, onunla örtüşememesi sanırım. Kendi kişiliğini bu derecede koruyan bir “makine” fikri -eğer böyle düşünürsen- insanı dehşete düşürüyor. İlk üretildiğinde alameti farikası olan gerçeği bire bir kopyalama özelliği düşünemediğini bildiğimiz bir eşyadan beklenmeyecek kadar kişilikli: gerçeği her bir karede bire bir kopyalarken bizi de o gerçekle baş başa bırakıyor. Bu ise şaşkınlık öncüsü. Çünkü normalde gerçeğe kişiliğimizden soyutlanmadan bakarız ve ona tüm birikimimizi, yargılarımızı, alışkanlıklarımızı katarız. Bu nedenle yeni bir çalışmada ortaya çıkan ilk ürünlerin irili ufaklı hayal kırıklıklarıyla dolu olduğunu düşünüyorum.

Çalışmalar biraz ilerlediğinde ise Kurgu Tanrıları’na şükretme zamanı geliyor. Lanetin bozulduğu ve fotoğraf makinesinin salt insan düşüncesine hizmet noktasına indirgendiği yere taşınıyoruz. Belki de fotoğrafın bir hikaye içindeyken değerlenmesinin (bu ise bambaşka bir yazının konusu) nedeni de budur.

Bu denge kurma noktasında, genellikle toplumsal cinsiyet ve beden politikaları üzerine kuramlarla beslediğin ve teoriyle görsel arasında bahsettiğim dengeyi müthiş derecede iyi kuran işlerini düşünmeden geçemiyorum. Bu işler fazlasıyla ağır kuramlardan yola çıkıyor, lakin bir yanıyla da samimiyetinde hiçbir kuşkuya yer vermiyor (böyle düşünmemin nedeni de senin ilgi alanların evrilip geliştikçe çalışmalarının da aynı paralelde evrimleşmesi.). Bu nedenle tek bir çalışmaya odaklanmak yerine kişiliğini en çok yansıttığına inandığım birkaç çalışmanı bir arada incelemek istedim (Bu ise ayrı bir gerginlik; pek de tanımadığın birine yaptıklarından yola çıkarak kişilik biçmek.). Becerirsem işlerinin samimiyetini kendime -kendimce- ispatlamış olurum. Olur mu?

1984 doğumluymuşsun. Serilerinin her birinin kendi mecrasına uygun bir formatta biçimlenmesi, alt metinlerin gücü, sergilemedeki çeşitliliği seni kuvvetli bir kurgu melakesi haline getiriyor bence.

İlk kişisel sergini de oluşturan Baktım Sana, bir nevi kendini keşfetme projesi. Temelleri Pudica (2007)’yla atılan daha sonrasındaysa şiddetle artacak olan insan bedeninin politik alanlardaki kimliğini araştırma halinin önemli durağı, bu arayışın kendi bedeninde başlaması.



Sadece başlığı bile kadının kendini objeleştirmesi durumun keskin ancak pek naif bir özeti: “…kadınlar göründükleri gibidirler. Erkekler kadınları seyrederler. Kadınlarsa seyredilişlerini seyrederler.”. Kadın arkasını birilerinin ona bakacağını bilerek döner. Kendi kendini, daha en başta, kendisi objeleştirir. Seri boyunca normal şartlarda kendisinin seyredildiğinin farkında olmaması gereken kadın, aslında hep bir poz verma halinde; kendi kimliğini inşa ediyor ve bu kimliği başkalarına sunuyor.

Başka birinin bedeni üzerinden anlatılsa belki de bu kadar kesin ayırdına varamayacağımız bu durum, senin kendi bedenini kullanmanla hiçbir soruya yer bırakmıyor.

Çalışmanın da merkezinde yer alan bu ikili, özet niteliğinde.

Nietzsche’nin delirme hikayesini bilir misin? Rivayete göre, normal bir günde sıradan bir iş için evinden çıkan Nietzsche, bir arabacının şiddetle atını dövdüğünü görür. Dayanamayıp kendini atın üstüne atar ve ağlamaya başlar. Komşuları krizdeki Nietzsche’yi evine götürdüklerinde tekrarlayıp durduğu tek bir cümle vardır: “Tanrım, ben ne yaptım?”. Kendisi o an arabacının günahını -insanlığın günahını- sırtlanmıştır. Bir daha kendine gelemez. Fazlaca romantik de olsa, Pay Here‘ı her açışımda bu hikaye geliyor aklıma. Erkin “ikincil”lere karşı işlediği günahların, “doğuştan hak”larının isyanında; bunları her an, en azından, burnumuzun dibine sokan; kanıksamamıza izin vermeyen bir Gözde Türkkan. Sürekli bir algı uyanıklığı hali.

Görsellerin ilk katmanı aslında gündelik hayatta her daim karşımıza çıkan ve yanlışlığı artık sorgulanmayan kareler. Lakin 2. katmanın eklenmesiyle birlikte her an duvara çarptırıyor; bakanı her an dürtüyor ve durumu kanıksamasına izin vermiyor. İlk fotoğrafta “belki de sevgilidirler, son derece mutludurlar (belki hakikaten de öyleler)” dememin ardından 2. görsel balyozu indiriyor, bakışı tartışmasız istediğin noktaya taşıyor.





Özellikle çalışmanın merkezinde yer alan 3 görselse 3. bir katman ekliyor; düşünceyi imgelerle pekiştiriyor. Kaldı ki sadece bu üç görsel; topuklu ayakkabı, et ve ete bakan kitle bile insanın bam telinin üzerinde tepinebiliyor. Çalışmayı yine kendi portrenle noktalaman (ki benzeri bir durum Full Contact’te de mevcut.) “Baktım Sana”nın çıkış noktasına yeni bir atıf mı, bunu merak ediyorum (Yine, aynı şekilde, Full Contact’te de.).

Şu düşünce beni hep dehşete düşürmüştür: nasıl bir birikim, akıl ve kültüre sahip olursam olayım, gece 3′te dışarı çıkamıyorum. Teoride tamamen eşit, kendimi yetiştirme halime göre belki de üstün olduğum erkeğin yapabileceği şeylerin ihtimalini göze alamıyorum. Cirmimin zerre sözünün geçmediği bir “erklik” dünyası mevcut bu noktada. Ve ben evimde oturup konuya dair akademik makaleler okurken dünya fiziksel güce iltimas geçerek dönüyor.

Şöyle demişti Marcus Schaden PhotoBook MasterClass sergi açılışında, senin hakkında: “Bu genç çıtı pıtı kızın içinde bir de kick-boxçu barındırması beni hep şaşırtmıştır.”. Sanırım, kendi kendime, sıfatlarının en baskın ikisini birbirine böyle bağlıyorum, şaşırmıyorum. Dahası, bu uğraşını da toplumsal cinsiyete dayalı projelerinle birleştirip bu noktada bir de “beden politikaları” tamlaması ekleyerek bedenin sergilendiği ve pazarlandığı farklı mecraları karşımıza çıkarıp “yüzleştiren” Full Contact’ı üretmen, uğraşlarının bu derecede birbirine eklemlenmesi olmadığından yokluğunu fark edemediğimiz puzzle parçasını önümüze sunuyor, yerine yerleştiriyor.

Belki de seninle ilgili söylediğim anahtar kelimelerin en önemlisi de buydu, kendini bu noktada şekillendirdi, önüme koydu: “yüzleştirme.”.

“Yüzleştirme”. Fazlaca güç isteyen bir kelime/kavram olsa da içinde “yüz”ü de, “yüzleşme”yi de barındırıyor. Mektuba ilk başladığımda farkında olmadığım bu durum, işlerinin detayına inmeye başladıkça kafamı da fazlaca kurcalar oldu. Çalışmalarının ne kadarının yüzleşme ne kadarının yüzleştirme; bir başka deyişle ne kadarının bakma ne kadarının gösterme üzerine kurulu olduğu aklımı kurcalıyor. Çünkü, itiraf edeyim, bazen bu ana kadar ettiğim sözlerden uzak; salt bir merak, son derece insani olduğunu düşündüğüm bir teşhir duygusu, yine herkesin içinde taşıdığına inandığım bir “röntgencilik” halinin dışa vurumundan yola çıkmış olabilir misin, üstüne bu anlamları ben mi yüklemişim emin olamıyorum. Demek istediğim, çalışmalarında her daim bir kadın bedenine yönelme olsa da bu beden toplumsal bir yüke sahip “kadın” kavramına mı ait, yoksa Gözde’nin ya da Gözde’nin bakmayı istediği belli birinin bedeni mi? Yoksa aradaki çizgi çoktan beri belirsiz mi? Bunu anlamaya çalışıyorum, olmuyor. Yardımına ihtiyacım var sanırım.

Sevgiyle,
İpek
(Bu mektup, Temmuz 2014'te Orta Format Güncelleme #15'te yer aldı.
"Açık Mektup" yazı serisi, belli bir fotoğrafçıya, kendisi ve işlerine yönelik kişisel mektuplardan oluşuyor. Alıcının cevap hakkıysa istediği zaman kullanmak üzere baki.
Yazının orijinali için tık tık.
Batur'un cevabını merak edenleri ise buraya alalım.)



Güzel Batur,

Açık mektup yazmak, eleştiri kelimesinin ağırlığından kaçınmak adına iyi bir yöntem. Ancak hitabı tek ve özellikle de tanıdığın biri olan bir mektup yazmak çok zor. Yine de bu mektubun ufak tefek tatlı anların göze çarpanı; suratında her daim gülücük bedenindeyse hoplayıp zıplama isteği olan birine yazılması bu gerginliği bir nebze kırıyor. Sen ve ben varız bu mektubun içinde, geri kalanlarsa salt kulak misafiri. Ve ben bu kalıbına sığmaz, uslanmaz arlanmaz kişiliği hep sevsem de, “sevgi”nin önüne pekiştirme sıfatları, ardınaysa hayranlığı ekleyen şey Düğüm’dü.

Adettendir biri hakkında yazarken onun hayat hikayesiyle başlamak. Birçok fotoğrafçının şeceresini sayabilirken tanıdığın birininkinden bihaber olmak bu bilginin anlamsızlığını ortaya koyuyor aslında. Bu yüzden bu bilgileri atlayıp direkt fotoğraf yolculuğunla başlayacağım izninle.

Fotoğrafa Bilkent Üniversitesi’nde Turizm ve Otel İşletmeciliği okurken seçmeli ders alarak başlamışsın. Alan olarak “kazara” belgesel fotoğrafı seçmişsin. Şu gün geldiğin noktayı düşünürsek bu cümlede “kazara” sözcüğü olmasa nasıl kondururdum bilemiyorum. Ancak bu yolculuk ne kadar belge ve belgesel alanında başlamış olsa da daha ilk andan itibaren kendi üslubunun sinyallerini vermişsin bana göre. Öncelikle Moldova’da insan ticaretinin çocuklar üzerinde etkileri, ardından Dilovası’nda kontrolsüz gelişen endüstri, derken Kuzey Irak çalışmanla bu alanda uzunca vakit geçirmişsin. Ancak bu çalışmaların seni tatmin etmediğini de sıklıkla dile getirmişsin. Nitekim bu kadar kalıbına sığamayan birinin kalıpları esnek olsa da belli bir fotoğraf türünde kalması şaşırtıcı olurdu. Ve bu belgesel fotoğraf dönemin, 2004-2010 diyelim, Aksaray’da bir tatil sırasında dinlediğin bir hikayeyle, fotoğrafta ne istediğini keşfetme dönemi olarak rafa kalkmış, Düğüm’le beraber sonlanmış.

Yıl olmuş 2011. Ve biz artık fotoğrafın gerçekliğinden ziyade Batur’un gerçekliğini görmeye başlamışız.

Düğüm’ü tek bir cümleyle tanımlamam gerekse; bir cin masalından, aşk hikayesinden, dedikodudan yola çıkıp tecavüzle sonuçlanan bir kabus derim herhalde. Ancak çalışmayı hakkında sadece bunları söyleyerek tanımlamanın yüzeysellik suçundan yargılanıp hüküm giymek olduğunu da kabul ederim. Bir kadının sürekli duyduğumuz ve artık kanıksadığımız hikayesinden ziyade, kahramanlara göre münasebetsiz bir meraklı, seyirciye göreyse dedektif sayılabilecek Batur’un gerçeğe ulaşma çabası; o kadının etrafında dolaşması, ama ona bir türlü dokunamaması… daha en başta, belki de bir tek romantik bir Batur’un inanacağı bir aşk hikayesinden doğan bu çalışmada ilk düğüm olan sen misin yoksa gerçekten de hikaye mi tahmin edemiyorum. Ortadaki durum bile belirsizken ayrıntılara inildiğinde herkesin durumda bir parmak olsun payının çıktığı Asghar Farhadi filmlerindeyiz sanki. Ortada suç yok mu, yoksa herkes mi suçlu? Çözmeye çalıştıkça karmaşasının ayırdına vardığımız bununla beraber içinde kaybolmaya başladığımız düğüm gittikçe büyüyor sanki.



Bu işi önüme tekrar açıp tüm okuduklarımdan bağımsız, sadece kurgudan ipuçları çıkarmaya çalışıyorum; önce uçsuz bucaksız, önsüz sonsuz araziler karşılıyor beni. Derken insanlar görmeye başlıyorum. Kimi zaman kendi isteğiyle, kimi zaman teknik uğraşlarla saklanan (ya saklanmayı tercih eden, ya saklamayı tercih ettiğin) insanlar. Bir yüz görme ümidi taşıyorum, görürsem birilerinin doğruyu söylediğine inanacağım çünkü. Bir fotoğraf göreyim ve ona baktığımda korkmayayım, üşümeyeyim, ona inanayım ve anlamaya başlayayım umuduyla ilerliyorum. Öyle bir fotoğraf gelmiyor. İtiraf edeyim, o fotoğraf gelmedikçe hızlanıyorum; ancak olmuyor. Yüzleri gördüğümde de inanacak halim kalmıyor. Düğüm’ün her bir karesinde oradan oraya savruluyoruz biz de. Her yöneldiğimiz yüzde sorunun cevabını görmeye çabalıyoruz. Her seferinde duvara toslayıp umudu biraz daha kaybediyoruz.



Sanki seninle beraber Aksaray’da kadının ailesine gidip bu hikayeyi anlatmalarını istemişim, kapı yüzüme kapanmış. Sokaklarda seninle beraber yürüyüp insanlara bu hikayeyi sormuşum; “Niye arıyorsun. Senin bir sorunun varsa yardımcı olayım, ama o kızın hikayesini sana anlatamam.” demişler. Ümidim yavaş yavaş azalmış; üşümüşüm, şüphe etmeye başlamışım. Ve ben de seninle beraber fark etmişim: “Cin peşinde gitmek öyle yumuşak, tatlı bir serüven değil. Aşk denilen şeyin belki de en ürkütücüsü.”. “Aşk” sözcüğünü buraya nasıl yakıştırdın bilmiyorum, aklıma gelen tek şey: böyle “aşk”a lanet olsun.



Bazen de şunu merak ediyorum; Moldova, Dilovası, Kuzey Irak gibi belgesel çalışmalarla ve gerçeklik odaklı bir bakış açısıyla başlayan fotoğraf hayatın Düğüm’de birden dümen kırıyor. Hem içerik, hem de biçimde yeni denemeleri körükleyen keskin bir algı değişimine (öylesine keskin ki ilk dönem işlerinden örneklere hiçbir yerde rastlayamıyoruz, retrospektif sergin bile 2012′den bu yananın fotoğraflarını içeriyor.) inandığın bir hikayenin yalan olduğunu öğrendiğin Düğüm, neden mi oldu yoksa bir sonuç mu merak ediyorum. Sanki Düğüm adını bir yandan bu cin hikayesinden alırken öte yandan sana uzanıyor: senin gerçeklik algının, onca yıllık fotoğraf birikiminin, yolunun düğüm olmasını ve her şeye yeniden başlamanı simgeliyor. Bu değişimine yalanı fark etmen mi neden oldu yoksa çoktan değiştiğin için mi bu hikayenin peşine düştün, buysa seyircinin kafasında, üçüncü bir düğüm olarak ortaya çıkıyor. Sayende edebiyat öğretmenleri yaşadı Batur; söz sanatlarıyla uğraşanlara yeni bir tevriye örneği çıktı.

Ardından gelen Mağara Albino’ysa gerçekliği sorguladığın bu yolda, hem teorik hem de teknik açıdan daha da ilerliyor.

Bu yolculuğun daha nerelere ulaşacağı ise, benim kafamda, meraklı heyecanlı bir soru işareti olarak duruyor.

Çok sevgiyle,
İpek








(Bu yazı ise canımı canına kattığım pek sevgili Orta Format'ta yayınlanan ilk yazımdı.
Orta Format şu anda evden farksız, yazı ise pek çekingen.
Mart, 2014)


Bir Melek Olma Çabası ile
Roland Barthes’e hayranlıkla…

“Artık biliyorum ki “ayrıntı”dan başka bir punctum daha var. Artık biçime değil, ama şiddete ait olan bu yeni punctum, neomanın (“bu vardı”) iç paralayıcı vurgusu ve onun salt temsili olan Zaman’dır.”

Bir zaman makinem olsaydı, sadece 2 gün öncesini bile “ne güzel günlerdi” diyerek yad eden nostalji sever aklım beni fotoğraf tarihimde (evet, tarihimde; zira başkasının hikayesi beni vurduğu anda benim olmaya başlamaz mı?) birkaç ana götürür, ya da birkaç an yaratırdı mutlak. Örneğin hazırlanışını seyretmek için Talbot’un yanına, 1826′ya gitmeyi dilerdim. Arbus’un birkaç çekimine eşlik etmek isterdim; Barthes’in daktiloya kağıt yerleştirmesine tanıklık etmek, bir sohbeti sırasında yan masada gizlice oturup Sontag’ı dinlemek… Sırf “ilk”in kalp çarpıntısını tekrar yaşamak için, çok sevdiğim kimi fotoğrafçıları keşfettiğim ilk anlara dönmek isterdim.

Francesca Woodman’ı bu son sınıfa soksam, “çok” sevdiklerime yüreğim sızlar. Lakin onu incelediğim ilk güne de dönmek isterdim. Dönmek ve hayat hikayesini okumadan önce fotoğraflarını uzun uzun, teker teker incelemek… Hayatının öyle bir dönümü var ki, onu öğrendiğiniz andan itibaren fotoğrafları utandırıyor (evet, utandırıyor.), vahşileşiyor ve bitkin düşürüyor.

Geri dönüp onu kendi hayatından bağımsız inceleyebilmek isterdim; o muydu pençelerin sahibi, fotoğrafları mıydı?

Ailesinin de etkisiyle 13 gibi çok erken bir yaşta fotoğrafa başlayan Francesca, bence hayatının hiçbir döneminde fotoğraf makinesini yanında taşımamıştır; onunla sokaklara çıkıp görüntü avlamaya çalışmamıştır, “ya bir şey yakalarsam” diye düşünmemiştir. Şuna eminim ama: arkadaşlarıyla alışverişe çıktığında gördüğü bir elbiseyi sırf onunla fotoğraf çektirmek için satın almıştır ya da “Kendimi şurada çekmeliyim” diye notlar aldığı gece yarılarına defalarca uyanmıştır.

Başka türlü modeli çoğunlukla kendi olmasına rağmen aynılaşmaması mümkün değil. Sürekli olarak fotoğraf düşünen bir beyin, sürekli bir kendini yeniden keşif hali; hayran oluyorum.



Tarzı, meraklı meraklı makineyi ve kendi bedenini öğrenmeyi amaçladığı; bedeninden bir doku yaratmaya çalıştığı ilk dönem çalışmalarının ardından öğrenci değişim programıyla gittiği Roma’da olgunlaşmaya başlıyor. Bu dönemde keşfettiği ve vaktinin çoğunu geçirmeye başladığı, dönemin dadaist ve sürrealist sanatçılarının da çokça zaman geçirdiği Maldoror Kitapçısı’nın; daha Amerika’dayken hafif hafif sürrealist kokular tüten işlerinin gelişimini fazlasıyla etkilediğini söylesem yanılmam herhalde.

İlk dönemlerinde merakla başlayan ve “rüya” diyerek tanımlamaya biraz yaklaşabileceğim nesnel gerçeklikten kopuk kareler Maldoror’la beraber daha bir bilinçleniyor; artık ne yaptığının farkında bir bilinçsizlik haline kavuşuyor.

Kendisiyle ilgili kulislerde konuşulan önemli bir konu dönemin feminist sanatçılarını fazlasıyla etkilediği. Büyük kısmını 70′ler sonu-80′ler başında ürettiği fotoğraflarının, o dönemde esen feminist rüzgarlardan etkilenmemesi mümkün değil elbette; ama bunu ideolojik bir tabana dayandırmaktan ziyade içgüdüsel olarak yaptığını zannediyorum. Fotoğraflarında sürekli olarak kendi bedenini kullanması, ancak bunu kendi bedenini nesneleştirmeden yapması feminist sanatçıları fazlasıyla etkileyen bir unsur; zira toplum, kendi bedenini bu derece özgür kullanan kadınlara pek de alışık değil döneminde.

Belki de bilinçsiz olmasıdır onu bu kadar etkileyici yapan.
Belki de doğal olması; doğal hırçınlığı, özgürlüğü, merakı…
Doğal olmaya çalışan bir yapaylıktan ibaret günümüzde, yaşamaya devam etmediği için onun adına seviniyorum.

Belki de onu asıl etkileyici yapan hakikaten de şu an yaşamaması.
Ve bu konudaki düşüncemi girişte de alıntıladığım Roland Barthes, bambaşka bir hikayenin, bambaşka bir genci için başladığı sözlerinin devamında en iyi biçimde söylüyor: “Fotoğraf fena sayılmaz; genç de öyle: bu stadium’dur. Punctum ise şudur: o ölecek. Bu olacak ile bu vardı’yı aynı anda okuyorum.”.

Francesca, İtalya’daki eğitiminin ardından döndüğü Amerika’da, kariyerine moda fotoğrafçılığıyla devam etmek istiyor. Ancak işleri fazla “eski moda” bulunduğu için reddediliyor (ki fotoğrafın modası kadar korkunç bir tamlama olamaz.). Ve 22 yaşında, yaşadığı apartmanın çatısından kendini atıyor.
Francesca’yı ne zaman düşünsem; kafamda fotoğraflarını çektiği gün, intihar ettiği gün ve bugün birbirine giriyor.

Bu zaman karmaşası başımı döndürüyor.






(Aralık 2015'te, canım Gözde Mimiko Türkkan'la The Empire Project'te gerçekleşen 4. kişisel sergisi "Wish Tree" kapsamında söyleşivermiştik. 
Gözde'nin işleri bu linkte.
Söyleşinin orijinal halineyse Sanat Online'dan ulaşılabilir.


The Empire Project, bu sıralar Gözde Mimiko Türkkan'ın 4. kişisel sergisiWish Tree’ye ev sahipliği yapıyor. Sanatçının alışılmış üslubunu da zorlamaya başladığı 3 farklı serinin parçalarından oluşan Wish Tree, 23 Ocak 2016 tarihine kadar The Empire Project'te gezilebilir. Hazırlık sürecine Gözde'ye asistanlık yaparak sanatçının üretim pratiğine içeriden bir göz atma şansım vardı. Bu nedenle serginin açılışının ardından işin mutfağı, dedikodusu, kafa karışıklıkları üzerine de birkaç kelam etme fırsatımız oldu.
Çalışmaların farklı konulara değinse de bir noktada gücünü benzeri bir kaynaktan alarak birbirine ekleniyor. Fotoğraf çekmeye başladığın günden bugüne düşünsel olarak nasıl bir süreci takip ettin? Çalışmaların arasında bir ortaklık görüyor musun?
Kesinlikle. Ama bu ortaklık, çok heterojen parçalardan oluşuyor aslında. Karakterimin farklı yönleri var ve birbirleriyle zıt görünen yönlerin farklı dışavurumları oluyor. Bundan dolayı birbiriyle alakasız gibi gözüken iki seri ortaya çıkabiliyor diye düşünüyorum. Fotoğraf çekmeye 15-16 yaşlarında, babamın verdiği makineyle başladım. O zamanlar çok düşünmeden, gözüme güzel görünen şeyleri çekiyordum. Peşinden gittiğim bir takım hisler ve estetik bir “dert” vardı sanırım. Ancak “Ne demek istiyorum?”, “Ne anlatmak istiyorum?”, “Doğru şekilde anlatıyor muyum?” gibi soruları çok da sormuyordum. Üniversite 2. sınıftaysa bu sorular başladı. Bunun nedeni muhtemelen başkalarının fotoğraf işlerini incelemem ve fotoğraf tarihi okudukça onların kişiliklerine dair de bir takım bilgiler edinmemdi. O bağlantılar benim gerçekten çok hoşuma gidiyordu. “Kendimi tanıdığım kadarıyla böyle biriyim ve böyle işler yapıyorum.” dediğim zaman bu bağlantıyı kurcalamaya başladım.
Bir ufak anektod olarak da şunu ekleyebilirim: Fotoğrafı meslek olarak edinmeye ve eğitimini almaya karar vermem 19 yaşımda Fransa'da fizik okumaya devam etmek istemediğimi anladığım zaman gerçekleşmişti. Astrofizik dışında beni en çok heyecanlandıran şey fotoğraf çekmekti. Bir gün 2. el kitap satan bir yere girip fotoğraf kitaplarının rastgele dolaşırken Araki'nin Tokyo Lucky Hole kitabını görüp inanılmaz heyecanlanarak kitabı aldım. Hala Araki'yi çok çok severim. Bende yer eden şey fotoğraflarından ziyade kişiliği ve ürettiği işlerin arasındaki bağlantı aslında. Sanırım o yıllardan bu yana fotoğrafla fotoğrafı çeken kişi arasındaki bu bağ zihnimde fazlasıyla yer eden nokta oldu. Ondan sonra sadece bir his peşinden koşmak değil de “Neyi neden, niçin yapıyorum, ne yapmaya çalışıyorum, karşı taraf bunu ne kadar anlayabiliyor, ben ne kadar anlatabiliyorum?” gibi sorulara yöneldiğim bir süreç başladı.
Wish Tree ise gerek üslup gerekse konu bakımından önceki çalışmalarından en farklı görüneni. Daha önceden toplumsal cinsiyet ve beden politikalarından bolca yararlanırken bu seride daha farklı bir konuya değiniyorsun. Öncelikle Wish Tree’den biraz bahsedebilir misin?
2013 Mayıs ayında, Gezi Direnişi’nden 10 gün kadar önce, Wish Tree'den önceki son solo sergim açılmıştı. O dönemki hissiyat, Fight-Flight-Freeze'i üretim sürecim ve bu süreç sonucunda çalışma yöntemimi değiştirmem gerektiğine dair belirtiler üst üste geldi. “Niye fotoğraf çekiyoruz?”, “Niye hayatımızda hiçbir zaman görmeyeceğimiz bir insanın fotoğrafına bakıyoruz?”, “Niye iznini almış olsam bile bir insanın fotoğrafını çekebiliyorum ve bunu onu asla tanımayacak insanlara gösteriyorum?”, “Niye insanlar bakıyor?” gibi bir takım sorular da sormaya başladım ve biraz ara vermem gerektiğini hissettim. Tekrar başlamamsa aradan 1,5 sene geçtikten sonra hayalim olan Japonya'yı ziyaret etme vesilesiyle ortaya çıktı. Japonya'da, babamın makinesini aldığım ilk zamanlardaki mantıkla hareket ettim ve gözüme güzel görünen şeyleri çektim aslında. Ayrıca bu dönemde farklı farklı ülkelere gitme şansım oldu ve çekmeye devam ettim. Aradan geçen 8-9 aylık bir zaman sonunda bu yakın dönem arşivinde oluşan ortak dili ve dile getirmeye çalıştığım “derdi” kurcalamaya başladım. Yani o esnada dert edindiğim şeyi, kimlik oluşturma sürecini yansıtıyordu bu fotoğraflar. Kendimizi sürekli başka şeylerden ayrıştırarak; “ben ve öteki” zıtlığı üzerinden işliyor kimliğimizi oluşturma sürecimiz ve bu durum bilinçli olmazsak her türlü ayrımcılığa varabiliyor. “Ben ırkçıyım” demeye gerek yok aslında bunun için; kendimden örnek vermem gerekirse, gündelik hayatın stresinde yolda ve toplu taşımada giderken önümde duran ve kuralları (ya da toplumsal uyumu diyeyim) bozan insanlara o anki sinirle ilk fark ettiğim özelliğinden kimlik biçebiliyorum mesela. Çok insani bir refleks ama bir yandan da bu aynı refleks bizi açık bir şekilde ayrımcılığa, cinsiyetçiliğe, ırkçılığa yöneltiyor. Ben kendimde bu özellikten çok rahatsız olduğum için farklı bir şekilde bakmam gerektiğini düşünüyordum. Fotoğraf da içimde olan biteni dışa vurma yöntemim, dolayısıyla hem her seferinde kendi içimdeki ayrımcı refleksin farkına varmama ve hepimizi bütünleştiren bir takım duyguları hatırlamama vesile olan, hem bakanların da bunu fark etmesini sağlamaya çalışan, hem de daha iyi bir dünyada yaşamayı uman bir seri ortaya çıktı.
Yine, daha önceki çalışmalarından farklı olarak görselleri tekil görmek yerine ikili ya da üçlü guruplar halinde görüyoruz. Bu guruplar üzerine bolca kafa yorduğunu da kişisel olarak biliyorum. Bu fotoğrafları bir araya getirirken nasıl bir ortaklıktan yola çıktın?
Başta tekil bir seri yapma düşüncesiyle fotoğrafları ayıklamaya başladım. Bunu yaparken öncelikle "fotoğrafın görsel olarak bir cazibesi var mı, varsa benim değindiğim duyguya, düşünceye dair mi?" diye bakıyorum. Ne zaman ki ilk seçki ortaya çıkmaya başladı, o zaman bunun bir sekans olması gerektiğini anladım. "Hangi fotoğraftan sonra ne gelecek, ilk neyi göreceğiz, sonda ne göreceğiz?" gibi sorulara cevaplar ararken bir noktada çok daha önce, 2008'de ürettiğim "Baktım Sana Dönüp Baktığımda Baktın mı Bana" için yaptığım, iki bambaşka fotoğrafı bir araya getirip tek parça olarak kullanma haline geri dönülebileceğini fark ettim. Bu eleme ve ilişkileri kurma sürecinde senin ve Begüm'ün de çok katkısı oldu. Bariz benzerliklerin yanı sıra, 2-3 fotoğrafı bir araya getiren ortaklık tam olarak nasıl bir düşünceyle çıkıyor bilmiyorum. Onu belki hepimizin konuşması lazım. Bazen herkes farklı bir yerden yakalıyor çünkü fotoğrafın kendisi zaten bir ortaklık, bir bağlantı kurma aracı. Dolayısıyla tabiki benim gördüğüm ortaklık senin gördüğünden farklı olabiliyor ama bazen üçümüzün bile aynı anda aynı ortaklığı görebildiği durumlar ortaya çıkıyor. ilginç ve eğlenceli bir süreç bence.
Genel olarak ise kafamda bir araya getirmek istediğim bir anlamlar/fikirler havuzu oluyor ve düşünsel bir öğeyi temsil ettiğini düşündüğüm 2-3 fotoğrafı bir araya getirmeye çalışıyorum. Bazen de daha alışılmış bir şekilde görsel bir uyum/zıtlık üzerinden bir birleştirme yapmaya çalışıyorum. Wish Tree'de her iki durum da söz konusu sanırım. Önemli olan aslında onlar arasında bir denge kurmaktı. O dengenin neresindeyiz şu anda bilmiyorum, göreceğiz.
Bakışla ilgili, "Baktım Sana"dan bu yana devam eden bir meselen var. Senin kendine bakışın, başkalarının sana bakışı, başkalarının dünyaya ya da kendilerine bakışları... Bunun izlerine Wish Tree’de de rastlayabildiğimizi düşünüyor musun?
Bunun çok farkında değildim, ama bunun üzerinde düşününce kesinlikle rastlıyoruz diyebilirim. Japonya gezisinden bu yana kimi zaman makineyi karın hizamda tutup vizörden bakmadan, ilgimi çeken şeye doğru vücudumu ve makineyi çevirerek fotoğraf çekmeye başladım ve buna rağmen insanların makineyi çok hızlı bir şekilde fark ettiğini gördüm. Dolayısıyla bir sürü fotoğrafta insanlar makineye doğru şüpheci bir bakış atıyorlar. Bunu fark etmek çok ilginçti. Bu aslında, kendi temsilimizi üretebilecek bir araçla ne kadar şartlandırılmış bir ilişki kurduğumuzu gösteriyor. İlle de rahatsız olmak yönünde değil ama bir tepki vermeye şartlandırılmışız. Sokakta benim oturduğum ya da gitmekte olduğum yöne doğru fotoğraf çekiliyorsa ben de kadrajda görünmeyeceğim bir hamle yapıyorum, çünkü aslında fotoğrafın hiç de naif olmadığını biliyorum. “Başkalarının dünyaya bakışları” bakımından bunun, çektiğim insanlara benim yüklediğim bir anlam mı, yoksa o insanların gerçekten o anki hisleri mi, bunu tam olarak bilemeyeceğiz hiçbir zaman. İdeali bu ikisi arasındaki denge herhalde.
Kendime bakışım ise sanırım Wish Tree serisinde değil ama sergideki diğer seride, Now You See Me’de ortaya çıkıyor.
Wish Tree ve Now You See Me arasında nasıl bir ortaklık kuruyorsun?
Wish Tree’nin üretim sürecinde bir yandan daha önceki işlerime benzer, onların gidişatının bir ayağı olabilecek bir takım fikirler vardı kafamda. Bir noktada kendime “Niye bu ikisini bir arada yapmaya çalışıyorum, diğeri bekleyemez mi?” diye soruyordum, ama diğer yandan Wish Tree’deki olumlu bakış açısına tezat, izleyiciyi de beni de zorlayan bir dile ihtiyaç duyuyordum. Aslında Now You See Me, Wish Tree’nin dengeleyicisi gibi bir görev gördü: Wish Tree’yi yapabildim çünkü diğer dile de devam ediyorum. Ayrıca ikisinin görsel olarak bambaşka olmaları da çok hoşuma gidiyor. Başta bahsettiğim gibi, çok farklı parçalarım ve eğilimlerim var ve bir şekilde onların hepsinin dışavurulması gerekiyor. Dolayısıyla aralarında çok yakın bir ilişki var ama birbirlerinden çok farklılar. Biri olmasa diğeri de olmazdı.
"Now You See Me" kendini model olarak kullandığın stüdyo fotoğraflarından oluşuyor. Kendini model olarak kullanman aslında daha önceki serilerinden de alışkın olduğumuz bir durum. Bu tercihinin özel bir nedeni var mı?
Model olarak kendimi kullanmamın iki nedeni var aslında. Öncelikle düşünsel olarak otoportre işlerimle çok örtüşüyor; bir makinenin arkasında kalmak yerine izleyiciyle birebir yüzleştiğimi hissediyorum. Diğer yandan
fotoğrafın doğasının naif olmadığını düşünüyorum: Fotoğraf bir çeşit iktidar ilişkisi yaratıyor ve fotoğrafı çekilen kişinin, buna izin vermiş olsa bile, üzerinde söz sahibi olmadığı bir temsili yaratılmış oluyor. Ben de başkalarını çekerek onları bu duruma sokuyorsam, kendimi de sokmam gerektiğine inanıyorum. Bir nevi günah çıkarma yani. Bir şekilde kendimi de kamera önüne koyup söz hakkımın artık bittiği ve benim de insanların ne düşündüğü hakkında hiçbir kontrolümün olmadığı bir noktada bulunmam gerekiyor gibi hissediyorum.
Bunlara ek olarak bazı projelerimde yansıtmak istediğim şeyleri bir modele aktaramayacakmışım gibi hissediyorum. Çoğu sahneyi kendi kafamda oluşturuyorum ve en pratik yol kendimin onu gerçekleştirmesi olarak çıkıyor karşıma. Yaptığım son birkaç otoportede “role playing” diyebileceğim bir tarz oluşmaya başlamıştı ve bu artık Now You See Me ile meyvelerini veriyor.
Belki biraz da hazırlık sürecinden bahsedebiliriz. İçine bir ölçüde dahil olmuş biri olarak benim için de özel bir deneyimdi bu. Bir iş üretirken çekim öncesi düşünsel süreç ve çekim sonrası edit/kurgu süreci de çok önemli bir yer kaplıyor çalışmalarında. Örneğin Freud, Berger, Lacan gibi düşünürlerden okumalarla güçlendiriyorsun savını. Bu hazırlık aşaması nasıl işliyor?
Okuduğum, okumayı sevdiğim, okumam gerektiğini düşündüğüm alanlardan bir takım yazarlar, kitaplar, yazılar var ve genelde iki proje arası diyebileceğim dönemlerde onları okuyup notlar alıyorum. Bu durum sadece kitapla sınırlı değil aslında; filmler, makaleler, sosyal medya üretimleri, haberler, araştırmalar, televizyon dizileri gibi kaynaklar da dahil. Zamanla bunlar farklı kümeler altında birleşiyorlar. O kümelerden en ağır basanı ele alıp daha derin bir araştırmaya girişiyorum ve yavaş yavaş bu çalışmanın görsel olarak nasıl oluşacağına dair düşünmeye başlıyorum. Fotoğraf çekme sürecinde de bir takım kararlar alıyorum ama tesadüfe de bolca alan bırakıyorum çünkü oradaki tepkimin ve dikkatimi çekecek şeylerin ilk başta planladığımdan farklı oma ihtimali çok yüksek. Aklıma hep Orhan Cem Çetin'in “controlled carelessness” tabiri geliyor. Kontrollü bir umursamazlık, tesadüfe bırakma hali.
Fotoğraf çektikten sonraysa genelde bir süre o fotoğraflara yabancılaşıyorum. Ne zaman ki biraz ara giriyor, ondan sonra normalleşmeye başlıyor ve daha objektif bakabilir hale geliyorum. İlk seçkiden sonra işler daha da zorlaşıyor çünkü artık fotoğraflara fazla alışmış oluyorum. Bazı fotoğraflar baştan sivrileşiyor; hem güçlü oluşu bakımından, hem de proje bağlamındaki yerinin netliği bakımından. Bazı fotoğraflarsa serinin tamamındaki anlatımı güçlendirmek için dahil oluyorlar; aslında kendi başlarına o kadar da güçlü değiller. Bazılarını ise estetik sebeplerden dahil etmek istiyorum. Sonuçta bunların hepsinin arasında bir denge tutturmak gerekiyor. Ve o dengenin tutup tutmadığını gerçekten seri bitip sergileyene kadar tam anlayamıyorum. Bazen sergiden sonra, yani her şey biraz daha normalleştikten sonra bir fotoğrafın o seride olmasına gerek olmadığını düşündüğüm oluyor. O yüzden hiçbir zaman sergi bir final noktası olmuyor aslında.
Ayrıca şimdiye kadarki üretim pratiğin biraz daha bir hikaye yaratmak üzerine kuruluyken Now You See Me ve La Comédie Humaine hikayeden ziyade bir yargıyı destekleyen tekil imajlar gibi geliyor bana. Dahası stüdyo ortamında çalıştığın, kurgu yönü de ağır basan fotoğraflar. İlk sorum imajların tekilliği konusunda aynı fikirde miyiz, ikinci sorumsa eğer öyleyse bu tekillik hali seni zorladı mı?
Kurgu benim için biraz zor bir alan olmuştur hep. Bende bir his veya fikir uyandıran birinin portresini çekmem gerektiğinde sorun yok, ancak ne zaman ki tam anlamıyla bir kurgu olması gerekiyor, işler zorlaşıyor. Kurgu denildiğinde bomboş bir alanda her şeyi sıfırdan yaratma durumu meydana geliyor; benim güçlü olduğum taraf ise var olan, algılanmaya hazır bir ortamdan bir şeyler seçmek aslında. Kurgudaki koltuğun renginden duvarın dokusuna, saçın şeklinden ellerin duruşuna kadar her şeye karar verme hali, aşırı kontrollülük bana biraz fazla geliyor. Şimdiyse biraz daha bu alanda dolanmak istiyorum. Bu nedenle nasıl sonuçlar çıkacağından emin değilim. Tekillik konusuna ise katılıyorum. Now You See Me seri olarak da anlamı güçlenen bir çalışma, ama herhangi bir tekil imajın eksikliğinde bile istediğim noktaya dokunabildiğini düşünüyorum. La Comédie Humaine'den ise tek bir parça üretildi şimdilik. Bu parçadan başlamamın sebebi ise kontrol etmem gereken öğenin nispeten az olduğu bir kurgu olması. La Comédie Humaine'de gerçekten daha tekil bir durum var, her biri kendi içinde başka bir noktaya dokunuyor olacak. İsmi de bir yandan insan olarak varoluşumuzun gidebileceği garip noktaları karikatürize etme haline uygun düşerken, diğer yandan Balzac'ın her biri tekil romanlardan oluşan tüm eserlerini tek bir çatı altında toplarken seçtiği isim olarak önemli.
Son merakım ise geleceğe dair. Now You See Me ve La Comédie Humaine hala devam eden çalışmalar. Özellikle Now You See Me’nin ileride nasıl bir yöne evrilmesini planlıyorsun?
Now You See Me’nin şu ana kadarki parçaları aslında zorlayıcı kısımları içermiyor. Cinsel hizmetler endüstrisinin içine yeni giren insanların, kendilerini arzu edilir kılma yoluyla bir başkası üzerinde iktidar sahibi olmalarına ve kendilerini bu şekilde tatmin etmelerine odaklanıyor. Ama sadece bununla sınırlı kalmasını istemiyorum serinin. İşlerimde her zaman bir duruma iki taraftan da bakmaya ve baktırmaya çalışıyorum. Bunun için öncelikle bir bireyin iradesine karşı gerçekleşen durumları bir kenarda bırakıyorum. İşlediğim durumlar rahatlıkla siyah veya beyaz diye tanımlanamayacak, gri alanlar. Şu ana kadar endüstrideki insanların var olma itkilerinin kendini beğendirme ve beğeni üzerinden sağladığı iktidar haline değinmem dışında, bunun için nelerin göze alınabildiği kimi şok edici durumları da canlandırmak istiyorum. Örneğin “facial abuse” denen bir porno tarzında tokat atma, boğma, zorlamaya maruz kalma gibi.
Gözde Mimiko Türkkan
Öznel belgesel bir yaklaşımla cinsiyet kimlikleri, rolleri ve toplumsal olarak inşa edilmiş kimlikler üzerine odaklanmakla beraber insan benliğinin en derin bazı güdü, arzu ve korkularına ışık tutmaya çalışıyor Gözde ‘Mimiko’ Türkkan. Çalışmalarında ayrıca cinsel, duygusal, psikolojik ve sosyal kimliğin en müşterek görünen belirtisi olarak insan bedenine dair süregelen bir vurgu mevcut. 2010 yılında Central Saint Martins Sanat ve Tasarım Okulu, Güzel Sanatlar Master Bölümü’nde (Londra) yüksek lisansın ardından 2011’de ilk kişisel sergisi Baktım Sana Amerikan Hastanesi galerisi Operation Room’da, 2012’de ikincisi Full Contact Galeri x-ist’te ve 2013’te üçüncüsü Fight-Flight-Freeze The Empire Project’in Poligon “The Shooting Gallery”sinde izleyiciyle buluştu. Katıldığı grup sergileri ve fuarlar arasında Yakın Menzil (İstanbul Modern, 2013), Unseen Photo Fair (Amsterdam, 2013), Landskrona Fotoğraf Festivali (Isveç, 2014) ve "Her tercih diğer ihtimaller için bir dışlamadır" (SALT, İstanbul, 2015) mevcut. Pay Here serisinden bir çalışmasıChristie’s Visions d’Orient (Paris, 2011) ve Sotheby’s Contemporart Art / Turkish (Londra, 2012) müzayelerine katıldı.

1 Nisan 2016 Cuma

Peki şarkıları n'apalım, götümüze mi sokalım?



'Einmal ist keinmal' diyor Tomas kendi kendine. Belki “Bir kereden bir şey olmaz.” şeklinde basitçe, “İlk elin günahı olmaz.” diyerek sevimlice çevirebilirlerdi özdeyişi. Ancak yeri, adam sendeciliğin hiç mi hiç yeri değil.

Nietzsche'nin bengi dönüş kavramının yetkinliği, Kundera'nın ne kadarını damıttığı, Tomas'a ise damıtılanın ne derece giydirildiği tartışılabilir elbet; ama bu üç kafanın bir araya gelip ortaya çıkardığı şey, bir kere yaşananın aslında hiç yaşanmamış sayıldığı. Deneylerin tekrarlanıp durduğu laboratuvarların aksine yaşadığımız her şey sonsuz ihtimalin arasından seçilmiş tek bir şey ve geriye dönüp diğer ihtimalleri deneyemeyeceğimizden doğruluğu yahut yanlışlığı üzerine tartışamayız. Sonra oturuyor ve hafiflikle ağırlık üzerine kafa yoruyor bu üç adam. 'Einmal ist keinmal'ın hafifliği vurgulayan örüntüsüyle bu düşüncenin akla sadece ağırlığın ardından gelmesi pek çelişkili. Öhöm, varolmanın çelişkisi diyebiliriz belki de.

(dilim dolanıyor, hoşlanmıyorum.)

Ama bir yandan da geçmiş dönüldüğü her keresinde görkemini ve yoğunluğunu kaybediyor olmalı. Bunu da bir kenara not etmeli. Şu anda bile içinin boşaldığını hissediyorum bir şeylerin, gerçi içinin boşalması iyi mi kötü mü onu da tahayyül edemiyorum.

Bu arada şarkıları, filmleri, tanışılanları görmezden geliyorum. Yaşanan nasıl bir şeyse artık, kendisi karşılığında kalan her şeyden vazgeçmeyi gerektiriyor. Bütün günlerim internetsiz, son bir yılımı süslemiş makinesiz, sadece bayat filmler ve hatırlama uğraşlarıyla geçecek. Kafamda mecazi olarak "Bir sabah uyandım." şeklinde başlayan bir cümle ve gerçek olarak da belime uzanan saçlarla. 

Ve sanırım hiçbir şeyden bu kadar korkmamıştım hayatta. 

7 Mart 2016 Pazartesi

(Bu yazı, Gözde Mimiko Türkkan'ın 25.12.2015-23.01.2016 tarihleri arasında The Empire Project'te gerçekleşen 4. kişisel sergisi "Wish Tree"nin kataloğu için yazıldı.
Gözde'nin harika işleri tam da bu linkte. 
Çeviri: Kerimcan Güleryüz)



Mathieu Kassovitz, görkemli filmi La Haine'in açılış sahnesinde karakterlerden birini konuşturur: “50 katlı bir binadan düşen bir adamın hikayesi bu. Adam, düşüş esnasında kendini rahatlatmak için sürekli şöyle diyormuş: 'Buraya kadar her şey yolunda, buraya kadar her şey yolunda.’ Oysa, önemli olan yere düşüş değil, yere çarpıştır.”. Kanıksamaların, önünden geçip gitmelerin, “adam sen de”ciliğin, önemsememelerin 25 saniyelik bir konuşmaya sıkıştırılıp, hap niyetine önünüze konmasıdır bu sahne. Fransızca bilmeseniz dahi anlamını öğreneceğiniz ve ara sıra kulaklarınızda çınlayacak kalıbı öğretir: “Jusqu'ici tout va bien” (buraya kadar her şey yolunda). Dürten ve uyandıran ve bunca zamandır uyumanızla yüzleştirerek utandıran...

Nicedir Gözde Mimiko Türkkan'ın çalışmalarını da “dürtme” ve “yüzleştirme” sözcüklerinden ayrı düşünemediğimin ayırdına varıyorum. Bu da aslında çalışmalarının, nehirler misali, yer kürenin iniş çıkışlarıyla farklı kollara ayrılsa da hep ortak bir kaynaktan çıktığını ispatlıyor.

Kendisinden önce çalışmalarıyla tanıştığım, ne zaman “acaba nasıl biridir” diye düşünsem sürekli çevresine bakınan, meraklı, hatta kimi zaman bu huyuyla kedileri öldüren, güçlü ve zaman zaman iğneleriyle en yakınındakileri dahi rahatsız edebilen bir kişilik biçtiğim Gözde Türkkan, tanıştığımda bütün bu biçmelerin doğruluğunu suratıma vurdu. Bu derece naif, tatlı bir insanın içinde bunca kavgayı taşıyabilmesine, Kassovitz'in 25 saniyede özetlediği şeyi dert edinip bütün ömrüne yedirebilmesine ise hayret doğrusu.

Çalışmalarında genellikle toplumsal cinsiyet ve beden politikalarından yola çıkan Gözde Türkkan, iğnelerini yanında taşımayı ise hiçbir zaman bırakmayandır. Bu iğnelerini 2008 yılında ürettiği I was looking to see if you were looking back at me to see me looking back at you (Baktım Sana Dönüp Baktığımda Baktın Mı Bana) çalışmasında öncelikle kendisine saplayarak bakışı (kendisininki de dahil olmak üzere) kendi bedeni üzerinden sorgularken, sonraki yıllarda Pay Here (2010) ile birlikte bu sorgusunu dışarıya çeviriyor. Bu bağlamda yönteminin hep aynı olduğunu hissediyorum: Bakanı artık kanıksadığı ve bu yüzden önemsemeden önünden geçip gittiği ufak ayrıntılarla yüzleştirmek. Sürekli uyanık kalan, bu nedenle yanındakinin uyumasına da bozulan bir ruh hali.

Bu ruh halini, yeni sergisi Wish Tree (Dilek Ağacı)'de ise başka bir konuya yöneltiyor. Çalışma, seyirciyi farklı ülkelerden kültürler, adetler, inançlar ve duruşlarla yüzleştirirken gündelik hayatta basit işaretleriyle sürekli karşılaştığımız ötekileştirme ve uzak tutma halini sorgulatıyor. Her ne kadar önyargılı, ırkçı, zenofobik yılları atlatmış olsak da, benzeri bir yabancıyı işaretleme durumunu gündelik hayatımızın basit eylemlerinde sıklıkla görüyoruz hala. Sarışını aptal, Türk'ü barbar, Japon'u cinsel sapkın görmek ve daha niceleri... Gözde Türkkan ise Wish Tree’de farklı kültürlerin ayrışma değil, birleşme haline odaklanıyor. Eylemler ya da eylemlerin gerektirdiği ritüeller kimi zaman tanıdık olmasa da bir bakış, bir gülümseme, bir not gibi evrensel kodlarla bu yabancılık kırılıyor. Wish Tree, seyircinin kendi güvenli kabuğunu kırarak tanınmayana karşı yarattığı ötekileştirme halini sorgulamasını sağlıyor. Bu yönüyle Gözde Türkkan'ın en optimistik çalışması da denebilir.

Maurice Blanchot, İtiraf Edilemeyen Cemaat kitabında eksiklik ilkesinden bahseder. Her varlığın temelinde bir yetersizlik ilkesi olduğu ve yetersizlik bilincinin gerçekleşmek için bir ötekine ihtiyaç duyuşu üzerinedir bu ilke. Bu derecede globalleşmiş ve şeffaflaşmış bir düzende, son derece insani bir duygu olan ait olma ihtiyacını gideremeyen ve bunu kendi yetersizliğiyle ilişkilendiren birey, kendini toplumun kabul edeceği bir forma sokmaya çalışır. Sergide yer alan diğer bir çalışma Now You See Me (İşte Şimdi Gördün Beni) ise bu konuya odaklanarak bireyin ortak paydaların huzurlu çatısına dahil olabilmek ve bunun üzerinden kendi varlığını yeniden üretebilmek adına yaptıklarını sorguluyor. Türkkan'ın beden politikaları üzerinden şekillenen diğer çalışmalarını düşününce bu çalışma, fazlasıyla tanıdık aslında. Amatör ya da amatör görünümlü porno videoları, bu filmlerin oyuncu seçmeleri ve “camgirl” görüntülerinin yeniden canlandırıldığı görseller, birçoğu yeni bir ortama girmiş ve bu ortama arzulanabilirliğiyle tutunmaya çalışan genç kadınları betimliyor. İnsan olarak değerimizin bir başkası tarafından ne derecede kabul edildiğimize bağlı olduğundan bahseden Lacan'a da selam gönderen Gözde Türkkan, kişinin bir başkası tarafından arzu yoluyla kabul edilme ihtiyacına odaklanıyor. Hala devam eden bu çalışmada model olarak kendisini kullanması ise son derece Türkkanvari.

Bütün bu çalışmalara, suların vardığı değil de kaynağını aldığı noktadan bakmaya başlamalı. Çünkü tam da o anda, Gözde Türkkan'ın tüm külliyatının nasıl da birbirine eklendiği, birbirini tamamladığı ve güçlendirdiği bir kez daha fark ediliyor. Sergide geçmiş projelerinden yahut gelecek projesi La Comédie Humaine (İnsanlık Komedyası)'den hangi izlerle karşılaşacağımız da ayrı bir merak unsuru.

Wish Tree, Gözde Türkkan'ın önceki projelerinde de olduğu gibi seyirciye net bir mesaj vermek yerine sadece onu uyandırmayı hedefliyor. Uyandıktan sonra çalışmadan çıkaracakları ise tamamen seyirciye bırakılmış, ancak tek bir mesajı çok net veren: “Jusqu'ici tout ne va pas bien” (buraya kadar her şey yolunda değil). Bir şeyler o kadar da yolunda değil...

Mathieu Kassovitz’s film “Le Heine” opens with a voice-over, “This is the story of a man falling from a 50-storey building. To keep his calm, during fall he repeats to himself: “So far, everything's fine, so far everything's fine." However, it isn’t the fall that’s important but the imminent impact.”. In essence this scene, is the 25 seconds of condensed dialogue of the disenfranchised, of the fatalistically twisted, of the ignored and dispossessed. Even if you don’t know French it is almost assured to be a quickly learned mantra "Jusqu'ic tout va bien" (So far, so good). Poking and prodding you awake to shame you for having slept through it all.

For quite some time I have come to the realization that I cannot consider Gözde Mimiko Türkkan’s work without thinking of the words “Prodding” and “Confrontation” . That her work akin to a river being divided in to different branches by the ups and downs of the planet always springs forth from a common source. I met her work before I met her, wondering what sort of person she was, I imagined someone in a constant state of observation, someone consumed by a level of ‘curiosity of the cat killing kind’, someone strong , some one who’s innate quest took its toll on those closest to her. The reality of her was all that I had imagined and maybe even more. How someone so sweet, so beautifully naïve, carry such could conflict inside of her, how could she take everything that Kassovits summarizes in those fatal 25 seconds and internalize through her life?

While usually her work is focused on the topics of issues of gender and body politics, she seldom makes that journey unarmed; her needles and pointy objects are always with her. In her 2008 work “I was looking to see if you were looking back at me to see me looking back at you” there is almost a level of self-harm where that piercing gaze and curiosity is internalized, and the quest takes place on and through her own body. In her subsequent series “Pay Here” (2010) the quest takes on an externalized approach, the focus turning, shifting outwards. In this context I think she always stays true to that methodology, to confront the observer with the details that they have become inured to; an insomniac disturbing the sleeping patterns of those around her.

In her new body of work Wish Tree this state of being travels to a new destination. The series juxtaposes the essence of the “other”, both in terms of nationality, culture, beliefs; confronting the audience with the mundanity of daily life where this state causes alienation and a sort of dismissal. However much we may have gone forward from a time of heightened biasedness, racism and xenophobia we still have not moved forward from the need to mark and or separate ourselves from the “foreigner”; The blond is dumb, the Turk a barbarian, the Japanese are all perverts, etc etc. In Wish Tree, Gözde Türkkan doesn’t divide but brings together these different states of being. While the actions or the rituals which are a part of the actions may not be familiar, this state of the other is broken by universal codes such as a glance, a smile, or even a simple note. Wish Tree allows the audience to question and the opportunity break its shell and hence maybe create her most optimistic series to date.

Maurice Blanchot, in his book ‘The Unavowable Community’ speaks of these shortcomings; that each entity has a policy on the basis of personal incompetence and failure and hence has need of the ‘other’ to externalize and address this state. In this highly globalized and transparent order, the very human need for a sense of belonging and their inability to associate it with individuality tries to put itself in a form acceptable to the community.

The other body of work showcased in the exhibit - Now You See Me – focuses and questions the individual’s desire to bask in the warm glow of the lowest common denominator and the actions it takes for acceptance one way or another and to re-construct itself to fit that mold.

Building upon Türkkan’s prior work on the politics of the body, this study in a way is all too familiar. The re-enactment of amateur and amateur-looking porn videos, of the casting couch and "camgirl" images shows us these young women who are trying to get a hold in this new environment through catering to a state of forced desirability. This need for acceptance by the conduit of desire and the related quest of the individual’s measure for self-worth provided by the acceptance one receives from the other is Türkkans’s proverbial tip of the hat to Lacaan. The fact that the model in question in this ongoing series, is the artist herself, is trully Türkkan-esk.

One should examine these works not with how much the water has seeped in to the nooks and crannies but to the source of the water itself. It is precisely because at that moment, that we realize how her whole body of work until now complement and strengthens each other. One is curious to see what traces one will find from her upcoming project “La Comédie Humaine” and her previous series in this her latest work.

In Wish Tree, as in her previous project, Türkkan rather than giving a clear message to the audience aims to shake them out of their stupor. What they may realize once roused, is up to the audience, but one thing is very clear that: "Jusqu'ic ne va pas tout bien" (So far, not so good) . Somethings are not right at all...
(2015'in Ağustos ayında, Türkiye gündemini çeşitli sosyal mecralar aracılığıyla anlamaya ve anlatmaya çalışan iletişim projesi 140journos, benden "sevgilimol." hakkında bir yazı istemişti. Seriye eklenen yeni fotoğrafın da hatrı ve heyecanıyla; hiçbir zaman yeterli ilgiyi gösteremediğim bebek çalışmayı burada paylaşayım istedim. 
Yazının orijinal adresi için tık tık.)  



Yozgat'ın Sorgun ilçesinde gezinen bir karakter olan “sevgilimol”, bulduğu tüm boş duvarlara, yıkık evlere, üst geçitlere bu mail adresini yazan; rastladığımda şaşırmayla sinirlenme arasında, benim de tam olarak nerede durduğunu bilmediğim bir tepki verdiğim, tepkimin derecesini bilmediğim ve bir noktada etkilendiğim için de ayrıca rahatsız olduğum ve kendimi eleştirdiğim bir hikayenin kahramanı. Kendisi, sokakta laf atan serserinin ebedileştirilmiş halidir. Ki sokakta laf atmak da üzerine uzun uzun düşünülmesi gereken bir eylemdir.



Diana Scully “Cinsel Şiddeti Anlamak” kitabında “...Cinsler arasındaki bu güç dengesizliği erkeklere kadınların dünyasını görmezden gelme hakkını tanırken, kadınların ikincil konumu bizi erkeklerin dünyasını daha dikkatle izlemeye zorlar.” der. Bu da bir yanıyla trajikomik, zira taciz; çoğunlukla eyleme maruz kalan tarafın kafa yorduğu, eylemi gerçekleştireninse sadece o anlık bir eğlenceden ibaret gördüğü bir durum. Ki çoğunlukla laf atan, bakan, imalı gülücükler konduran adamın bir beklentisi olmayıp davranışı sadece karşısındakini anlık olarak rahatsız etme isteğinden ibaret kalıyor. Sonrasında tacizci evine gittiğinde durum hakkında belki de hiç düşünmezken eyleme maruz kalan kişilerin eylemi uzun uzun düşünmesine, psikolojik sorunlarla boğuşmasına ve daha da korkuncu bir süre sonra yılarak evden çıkmamasına, “davetkar” giyinmemesine, sokakta başını yere eğmeye başlamasına neden oluyor.

Üzülerek biliyorum ki taviz kavramı hala tam olarak anlaşılamıyor ve durumun içinde fiziksel bir temas olmadığı sürece “Fazla abartmıyor musun?”, “Adam hoşlanabileceğin biri olsaydı; bir barda, kafede karşılaşsaydınız sorun yapmazdın ama.” gibi tepkilere neden oluyor. 

Halbuki durumun iki ayağı var: öncelikle her türlü rahatsız etme taciz sınıfındadır ve bunun fiziksel yahut psikolojik oluşu durumu bir nebze olsun değiştirmez. İkincisiyse kişisel bir haykırış: benim yapamadığım, korktuğum, çekindiğim, ayıplandığım hiçbir davranış bana da yapılamaz! Bu durum barda da geçerlidir, gece geç saatte sokakta da, tek başıma yaşadığım evimde de, alışveriş yaptığım bakkal, manav, hırdavatçıda da. Ve bu durumu normalleştirdiğimiz, tepki vermediğimiz yahut verilen tepkileri abartılı bulduğumuz sürece hepimiz suçluyuz.

Gelelim “sevgilimol”a. Yaptığı şey her gün karşılaştığımız taciz vakalarından biraz daha farklı, bir nebze daha çaba harcanmış ve bir yönüyle de etkileyici (?) aslında. Laf atma karşıdaki insanı bir anlığına rahatsız eden ve çoğunlukla da tepkisizlikle sonuçlanan 10-15 saniyelik bir olaydan ibaretken, beyimiz durumu kalıcılaştırmış halde. Etkilendiğim bir diğer noktası da başta bahsettiğim gibi taciz birkaç saniyelik düşünülmeyen bir davranıştan ibaretken “sevgilimol”un maddi bir desteği, zaman ayırmayı ve fiziksel bir çabayı gerektirmesi. 


Son ilginç noktası da şu: 2 yıl önce rastladığım bu yazıların bir kısmı bu yıl gidişimde silinmiş ve silinen kimi yerlerin üzerine tekrardan aynı yazı yazılmıştı. Silinmeyen yerlerse daha da korkunç; iki yıl boyunca belediye, yöre halkı, “sevgilimol” ve kadın/erkek, yöreden gelen geçen herkes bu tacize sessiz kalmış. Erkeğin (erkekliğin) kadını bu kadar rahat “rahatsız” edebilmesi, ilgiyi doğal hakkıymışçasına talep edebilmesi fazlasıyla dürtücü. Buna sessiz kalınması ya da tepki verildiğinde gözlerin tacizciye değil de taciz edilene dönmesiyse son derece sinirlendirici.

Ve ne yazık ki biz kadınlar bu konuda ne kadar duyarlı olsak ve bolca okuyup kendi steril hayatlarımızın akademik ortamlarında tartışıp dursak da hala çekiniyoruz tamamen fiziksel güce yaslanmış zihniyetlerin ortasında tepki koymaya, meydan okuyup gece yarılarında özgürce sokakta dolaşmaya, istediğimiz gibi davranabilmeye. Neyse ki yavaş da olsa değişiyor bir şeyler, gelişiyor. Medyada bu konunun görünürlüğü günden güne gelişiyor mesela; tacizcileri teşhir eden, susmayan kadınlar artıyor; Hollaback, 5Harfliler gibi siteler, meydan okuyan ve bilinçlendirmeye çalışan yayınlar git gide artıyor. “sevgilimol”sa benim susmama, teşhir etme çabam. Bunu yalnızca internette değil de hayatın her alanında korkmadan yapabileceğimiz günlerin umuduyla.

i.


18 Şubat 2016 Perşembe

Sen onu içinde oturanbirboğa sanıyorsun bazen.

Oysa ne ayakları var bu senin dediğinin ne kıçı