gecenin şarkısı görkemden. hani yolcu ve kamyoncuların takıldığı amerikan barları vardır ya filmlerde, her tarafı toz toprak içinde. mutlaka bir kadın garsonu vardır oraların, bütün şoförleri de tanır o kadın. "öyle bir barda bira içsem, o sırada sen içeri girsen ve müzik kutusuna 1 dolar atıp bu şarkıyı çalsan. ben dans etsem." dedim görkeme. üzerimde yüksek bel kot pantolonum ve göbeğimi açıkta bırakan bol bi gömleğim olsa. yaşamak istediğim o kadar çok an varki. ama hepsi "an"lar, iki harf kadar kısalar. thelma & louise'in de etkisi vardı bunda. güzel filmdi. yol filmlerini seviyorum. ve müziklerini. ve yolculukları. - Sanırım biraz delirdim, ne dersin? - hayır, sen her zaman deliydin. bu, kendini ifade etmek için eline geçen ilk fırsat.
insan, içindeki ruhu ortaya çıkarmak için hep doğru anı ya da kendisine eşlik edecek birini arıyor. ve arayanın sadece ben olmadığımı biliyorum. canımı sıkan da bu. hepimizin durumu aynıyken hiç kimsenin bir şey yapmaması.
bi dünya diliyorum -çocuğun duası tutar diye-. bir dünya, insanların hayalleri uğruna öldüğü ve bunu gerçekleştirmeye çabalayan korsanların olduğu. ama o insanların yaşamasını. sadece gerekirse gözlerini karartabilmelerini diliyorum. son olarak. içimdeki güzel bi yerde güzel müzik dinleyip, bir iki kadeh bir şey içip konuşma gülüşme isteği dayanılmaz boyutlarda. dışarı çıkalım lan.
8 Kasım 2010 Pazartesi
film mi daha çok gönlümde yoksa şarkı mı bilmiyorum. genco erkal'dan da olabilir, onunla ilişkimizi sonunda marx'ın dönüşünde geliştireceğiz gerçi. bildiğim tek şey, taa alice'ten bu yana ilk defa sinemaya gidesim olduğu. evet. yeni tanıştığım insanlara özel bir durum değil bu. yeni olan her şeyi ilk anda çok seviyorum. tanıyana kadar korkunç bir önyargıyla kıvranıyorum, tanıdıktan sonra ilk anda delicesine sevip sonra insanı boyutlara indiriyorum. onu da sevdim.var olan tüm yeni insanları da sevdim. münazarayı da sevdim. ve bugün bir kez daha tescillendi ki ben bir muhalefetim. minik, heyecanlı, gerçekçi argümanlı ama öküz bir muhalefet.
bir de mantıklıyım. yani. ehem. ımm. şey. doğru olanın ne olduğunu biliyorum. biliyoruz. yanlış dualara avuç açmayı bırakmalıyız. desem de inanma, biz saplantılı küçük kadınlarız.
not: aylardan sonra ilk defa uzun uzun kitap okudum ben bugün: mezarlarınıza tüküreceğim.
7 Kasım 2010 Pazar
(bak burda şarkı var dinlesene) otobüsle ilgili hayallerim vardır, küstüm bilir bunu. bide bilirse belki oğuz bilir. ve bugün ben ilk defa bir otobüste biriyle tanıştım. adını bilmiyorum, telefonunu nelerden hoşlandığını hiçbirini. rengi siyah ama, bir onu biliyorum. birde bir sonraki karşılaşmamızda onu öpeceğimi. söz verdim çünkü.
sercanla hayallerden konuştuk bugün.
- korsan olup tayfamla beraber tüm çocukları güldürmek istiyorum!
hayalin kime ait olduğunu söylemem lüzumsuz herhalde.
arka fonda besame mucho çalarken bir şömine başında sıra bana geldiğinde söylemek isterdim hayalimi. ben dünyayı güzelleştirmek istiyorum. güzel bir dünyada yaşamak değil, olan dünyayı güzelleştirmek. batuhanın yaptığı gibi mesela, bir şeyler değişsin diye uğraşmak.
oğuz, biliyorumki sen burdasın, yanımdasın. hak vermesen bile anlarsın. her şeye rağmen sen benim yarımsın, canımsın. o okulda kendimi yalıtılmış gibi hissediyorum. dünya orası değil, ben dünyayı gördüm. kendimi oraya kapatmak kandırmak değil mi? peki niye onun yerine dünyayı o hale getirmeye çalışmıyoruz? hani o en sevdiğin filmdeki gibi, niye savaşmak yerine bizdeki bize yeter diyoruz? sıkıldım herkesin sadece konuşmasından, hiçbir şey yapmamasından. ki bu aslında bi özeleştiri.
tek başına olsa alfredo da vazgeçer miydi? oda başlamak için kendisiyle aynı hayali taşıyan birilerini aradı. hayallerimi paylaşmaya ihtiyacım var. ve sana uzun uzun yazmaya. kendine bir kahve doldurup okusan ya?
bak dedin, baharı getirdin gelen bahara lanet ettin sonra gökyüzüne uçtun alev alev meleğimle beni bir melek öldürdü.
geceye karapaks yakışır. herkesten çok.
26 Ağustos 2010 Perşembe
karpuz olduğum konusundaki düşüncem değişmese de, en azından içimin geçtiği yönündeki katı inancım yumuşadı biraz bugün. küstüm, sana teşekkür etmeliyim öncelikle ve yarın o küçük, 2-3 kiloluk karpuzlardan almalıyız belki de ikimizin hatırına.
bütün gün bilgisayar başında ama son bir aydır bu koltukta oturduğum tüm anların toplamından daha dolu dolu.
odtüye başlayınca,
İlk çalınacak kapı amatör fotoğrafçılık olacak. sonra aylar öncesinden söz verdiği gibi gülayça elimden tutup tin tin tangoya yazdıracak beni. hatunum! 3. sırada ani çıkışıyla beraber müzikal topluluğu. ozan sağolsun! sosyalist düşünce topluluğu, her ne kadar sitesi bir türlü açılamasa da. site konusunda ondan daha boktan olsan da kitap topluluğu, yerim seni! edebiyat; acilen açılman gerekiyor şekerim. sinema topluluğu, seni nerelere koysam bilemedim. son olarak ta şu var. Ona bakılsın istedim neden bilmiyorum.
akordeonun klavye kısmı harikulade gitsede, bass kısmına da gereken özen gösterilmeli sanki.
günün kazancı; yekta kopan!
"Ankara'da bir parkta kitap okuyor olsam ve sen sessizce yanaşıp "yine deniz kokusu getirdim sana," desen. ben denizi sadece öyle sevsem"
Her şeye önyargılı yaklaşan bünyem, bir anda kabullendi onu. her zaman varmışçasına.
Bu fotoğraf, 1969 yılında Henri Cartier-Bresson tarafından Paris'in Diderot Bulvarı adlı caddesinde çekilmiş. Okuduğuma göre zamanla ideolojik bir anlam kazanmış ve bu öpüşme 68 kuşağının simgesi haline gelmiş.
"mutlu aşk yoktur" tadındaki tüm cümlelerimi toplayıp çöpe attım, açılan yere yığınla aptal gülümseme ve düşünememezlik tıkıştırdım. mutlu aşk var evet, cıvıldayan bir ses tonu yalan değil. Hele dünyaya umarsız birilerini daha görünce insan, mutlu oluyor.
Demiş ki EmreKaracaoğlu bu fotoğraf hakkında;
"...Aşk artık kan ve gözyaşı ile yoğurulan bir imge olmaktan çıkmıştır. İnsanlar onu yaşamak istiyorlar. Hayatın bir "olanaksız"ı saymaktan yana değiller aşkı. Diderot Bulvarı'nda öpüşen o çiftin aklından geçenler de, sanırım, buydu...."
Henri Cartier-Bresson 2004'te hayata gözlerini yummuş bu arada.
günün şarkısı da sen olmalısın, just like a woman. ve küstüm, bu kısım da sana; dinledin mi bilmiyorum ama charlotte da söylüyor bunu.
bir an önce eylül gelmeli, despicable me seyredilmeli.
"to take over the world
you need an army
of ruthless
menacing
minions!"
gördüğüm her şapşal yaratığa aşık olmaktan bıktım mı, hayır. seni bir ömür seyredip her seferinde gülüşünü taklit ederim ben, söz♥
istiyorum ki bu yazı boyunca hep le moulin çalsın, hatta yazı bile olmasın. günlerdir konuşasım var, tek bir insanla. başka kimse rahatlatamaz şu anda. daha okul açılalı bir hafta olmuşken tatile ihtiyacım var. hiç mi hiç burnumu sokmaya hakkımın olmadığı kimi durumları artık düzeltmeye ihtiyacım var.
bir insanın kendinden daha kötü olanlara laf etmesi o insanı iyi yapmazmış. bir insana yüreğini açmak onun da sana kendi yüreğini açmasına yetmezmiş.
zamanında bambaşka bir yerde bambaşka biri seni seven herkesin bir okyanus kadar saf olamayacağını söylemişti. hem değerini bilemediğim, hem verdiğim değeri asla hak edememiş biri.
bana çok iyisin dediğinde 'hayır değilim' diyemedim.senin canını yaktığım için kendimi asla affedemedim. o kadar korktum ki bundan bir an önce olsun bitsin istedim
bir daha asla inandığım kadar iyi olamayacağım. sen mutlu olmadan da mutlu olmayacağım.
evet.
Romain Gary, Camus, Yann Tiersen, Tim Burton, Borges... bide pembe domuz. bir kibrit çöpü. tek bir dergi. bir günlük.ve birkaç fotoğraf alıp gidesim var. hemde ilk defa bu kadar yakın ve gerçekten gidesim var.
'İnsanların bloglarına, profillerine, kişisel iletilerine, sözlük yazılarına bu kadar takıntılı olmasaydım, bi parça daha rahat olabilirdim.' şeklinde bi cümle okudum ve tee onu yazdığım zamana döndüm.hiçbir şey değişmemiş ahah. dün oğuzla modern zamanlara gittik nazımda.charlie chaplin'i izleyin, izlettirin yalayın yutun anacım. güzel gündü aslen, bi parça içine sıçtık sadece. yanlış anlaşılma olmasın, sade küçücük bi parça. Bide şunu söyleyeceğim, insanları seyretmeyi çok seviyorum. özel hayatlarının içine burnumu sokacak kadar. beni hiç mi hiç tanımayan hiçte iplemeyen yığınla insanın en sevdiği kitapları, renkleri, sevgililerini, en yakın arkadaşlarını hatta iç dünyalarını bile biliyorum. sokakta gördüğüm insanların dünyalarını hayal etmeyi onlara bi senaryo yazıp başrole oturtmayı seviyorum. bide yolculukları seviyorum. en çok tren yolculuklarını, olabildiğince de uzun. olmazsa daha kısasını, olmazsa otobüsleri. halk otobüsümü seviyorum lan. bunun kokusu da çıkıcak bekleyin, coming soon. baba zulayı seviyorum. günlerdir sadece özgür ruh dinliyorum. ortalıkta göbek ata ata sevişe sevişe azalmazki tendeki(bendeki sendeki ondaki bizdeki gendeki o an ne gelirse artık) özgür ruh diye dolaşmam insanları dumura uğratmıyorda değil. ben gidiyorum. film izl.eyeceğim