kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kitap etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Kasım 2010 Pazartesi

film mi daha çok gönlümde yoksa şarkı mı bilmiyorum. genco erkal'dan da olabilir, onunla ilişkimizi sonunda marx'ın dönüşünde geliştireceğiz gerçi. bildiğim tek şey, taa alice'ten bu yana ilk defa sinemaya gidesim olduğu. evet.

yeni tanıştığım insanlara özel bir durum değil bu. yeni olan her şeyi ilk anda çok seviyorum. tanıyana kadar korkunç bir önyargıyla kıvranıyorum, tanıdıktan sonra ilk anda delicesine sevip sonra insanı boyutlara indiriyorum. onu da sevdim.var olan tüm yeni insanları da sevdim. münazarayı da sevdim. ve bugün bir kez daha tescillendi ki ben bir muhalefetim. minik, heyecanlı, gerçekçi argümanlı ama öküz bir muhalefet.

bir de mantıklıyım. yani. ehem. ımm. şey. doğru olanın ne olduğunu biliyorum. biliyoruz. yanlış dualara avuç açmayı bırakmalıyız. desem de inanma, biz saplantılı küçük kadınlarız.

not: aylardan sonra ilk defa uzun uzun kitap okudum ben bugün: mezarlarınıza tüküreceğim.

11 Eylül 2010 Cumartesi


can sıkıntısının dibine vurmuşken bari işe yarar bir şeyler yapayım diye kitaplığı düzenledim; bulduğum, unuttuğum o eski kitap; kanat güner'in eroin güncesi. 13 yaşındaydım onu okuduğum zaman.

Her şeyden önce çizdiği kadın profiliydi beni etkileyen. aslında hepimiz öyleyiz; bu yüzden yalnızız ya... Kadın, kendini cinsiyetsiz düşünür, 3. bir cinsiyetmiş gibi. dışarıdan bi yerlerden bakar; gözüne erkek güçlü, kalan kadınlar da ezilmiş-daha doğrusu ezik- görünür. bundandır küçümsenmemizde; önce biz küçümsüyoruz kendimizi. daha doğrusu kadınları, kendimizi değil . kadın kadını sevmez hiç, dile getirmez sade. ama o bunu dile getirmiş. gerçi her iki cinse de ayırmadan nefretini kusuyor ama satır araları kadın olmanın utancıyla bağırıyor yinede.

evet 13 yaşındaydım onu okuduğum zaman, o zaman daha çok etkilenmiştim bu doğru. bunun nedeni belki de sonuna inanmamdı. sonu yine aynı gerçi. bir yıl daha geç sade. kanat güner, 17 yaşında cerrahpaşa tıp fakültesini kazanıp istanbul'a gelmiş gelince de tokat üstüne tokat yemiş ve 28 yaşında da yüksek dozdan bir tuvalette ölü bulunmuş. Ailesi hayata tutunabilsin diye yazsın istemişler, belki yazarsa içindeki nefret biter diye.

"Hepimiz görünürde iyi aile çocuklarıydık ama gerçekte bizi çıkmaza sokan bu iyi ailelerimizdi. toplum normlarına uygun çocuk yetiştirmeyi reddedip, bize bazı özgürlükler tanımışlardı. biz ise bu özgürlükleri toplumda kullanamıyor, düşündükçe kendimizi farklı hissediyorduk."

sorunun nedeni bu. toplumun üstünde aile. bir arkadaş anlatmıştı. ailesi nerede bilmiyorum ama üniversite için geldi, yalnız yaşıyor ankarada. evine sevgilisi çok girip çıkmaya başlayınca ev sahibi ailesine haber vermiş, babası ev sahibine kızmış 'sana ne benim evime giren çıkandan' diye. evet güvenen, kızını özgür bırakan bir babası var, şanslı bu konuda. 'şanslısın' deyince 'o kadar da değil' demişti. sonuç olarak artık evine girene çıkana çok dikkat ediyor, elalem ne der kaygısında. elalem ne der? elaleme ne demesi çok kolay geliyor kulağa ama denilmiyor işte. ne yaparsan yap sen o toplumdan ayrı düşünemiyorsun kendini. hele bir de kadınsan orospuluktan bir farkı yok özgürlüğünün.

onun derdi de özellikle buydu bence. sevgisizlikten önce, terk edememek. allah kahretsinki, terk edememek.

"Küçükken, aslında bir prenses olduğumu, kral babamın iyi yetişmem için bana kocaman bir oyun oynadığını, çevremdeki herkesin oyuncu, her şeyin dekor olduğunu, sıradan bir insan gibi yetişirsem daha akıllı bir prenses olacağımı düşündükleri için bu saçma sapan şeyleri bana yaşattıklarını hayal ederdim. Değilmiş, hala kimse gelip beni sarayıma götürmedi."

evet, küçükken sonundan etkilenmiştim. şimdi ise ortasından. kendisinden; kurtulmak istediği zekasından, güzelliğinden, incecik bilincinden.

"Hayal kurmak, çamaşır suyu içmek kadar zor!"

1 Eylül 2010 Çarşamba

B.'nin 1 eylülde günlüğüne yazdığını, tamda bugün okumam tesadüftü sadece.


"Eylül. 1
Plajda uzanmış konuşuyorduk. Ona en sevdiği ressamı sordum.
- Van Gogh, dedi.
- Neden?
- Kulağını kesebilmiş; sol kulağını. Bunu yapan ilk adam o.
Sustu. Az sonra değişik bir sesle,
- Ama o bile eksik adamdı. Tımarhanedeyken yaptığı kendi portresinde insanlara yüzünün kulaksız yönünü gösteremedi. Tam adam yok!"

16 Ağustos 2010 Pazartesi

sorun şu ki ben oblomov'u özledim. tutunamayanlar'ı, onca yoksulluk varken'i, toza sor'u,kedi mektupları'nı.sonra arizona dream'i , persona'yı, big fish'i, the fall'ı...
değişimden niye bu kadar çekiniyorsun diyor. aynı insanlarla aynı ortama gidiyorsun. odtü bi yenilik değil. aynı mekanlara gidiyorsun. sırf 3 yıl önceki bir olay yüzünden uykusuzu bile denemiyorsun. tek bir adama aşık oldun vazgeçemedin. tek bir memlekete bağlandın dışarıda ne var düşünmüyorsun bile. kaçırdığın hayatların yükünü taşımamak için hiç düşünmüyorsun.
insanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü baba?

20 Eylül 2009 Pazar

Kedi Mektupları gibi

günlerdir şunu söylemek istiyorum:

Sen ne kadınsın Oya Baydar!

31 Temmuz 2009 Cuma

vanya

"ne yapalım, yaşamak lazım!(sükut)Biz, vanya dayı, yaşayacağız. biz, daha birçok uzun günler,uzun geceler geçireceğiz; talihin bize göndereceği her türlü imtihanı tahammülle karşılayacağız;şimdi de, ihtiyarladığımız zaman da, hiç durmadan çalışacağız; vaktimiz gelince biz de kadere boyun eğeceğiz ve mezarımızda, öbür dünyada, biz de diyeceğiz ki;biz çile çektik, ağladık, acı günler geçirdik; işte o zaman allah bize acıyacak ve seninle beraber, sevgili dayıcığım, daha parlak, daha güzel ve daha hoş günler göreceğiz; biz de sevineceğiz ve şimdiki talihsizliğimize tahassüs ve tebessümle dönüp bakacağız -hem de dinleneceğiz. ben inanıyorum dayıcığım, imanla, aşkla inanıyorum...biz dinleneceğiz!
biz dinleneceğiz! biz meleklerin seslerini işiteceğiz; bütün yeryüzündeki fenalıkların, bütün ıstıraplarımızın, bütün dünyayı dolduran bir merhamet içinde bulunduğunu, bizim hayatımızın da sessiz, ve güzel ve bir okşayış gibi tatlı bir hal aldığını göreceğiz. ben inanıyorum, inanıyorum...(dayısının gözyaşlarını mendiliyle siler)zavallı, zavallı vanya dayıcığım, ağlıyorsun...(gözyaşları arasından)sen hayatında sevinç nedir bilmedin,fakat bekle,vanya dayıcığım,bekle...biz dinleneceğiz...(onu kucaklar)biz dinleneceğiz!"

dün gece vanya dayıyı bitirdim ve kitaplığımın -tabi daha önemlisi yüreğimin- en güzel kitaplarla dolu rafına yerleştirdim bu 2paragrafı sayesinde.
kendini tamamen başkalarının - özellikle babasının- mutluluğuna adamış iyi huylu, çalışkan, ama çirkin sonya,
yine onun gibi tüm hayatını başkaları için çalışarak geçiren ve yaşı ileledikçe bundan pişmanlık duyan vanya dayı,
gencecik yaşında kocasının bilgisine, kültürüne kapılıp evlenen; kendi mutluluğunu sonsuza dek yitiren ve hiçbir şey yapamayan yelena,
ve herkes ömrünü ona admışken bir türlü mutlu olamayan bir baba, koca...

yıllar önce çok küçükken oyununu izlemiştim,geçenlerde aklıma düştü kitabınıda okumak bu eski çehov klasiğinin.

"hayatınızda bir defa olsun, kendinize hürriyet verin" diyor, ne çıkar? belki de böyle icabediyor... elimde olsaydı, sizlerden, sizlerin o uykulu gözlerinizden, konuşmalarınızdan, sohbetlerinizden kurtulmak için uçup gider, yer yüzündeki varlığımı bile unuturdum. fakat cesaretim yok, utanıyorum...vicdan azabından da korkuyorum..."

insan vicdan azabından korkmamalı. gerektiğinde ezip geçmeli o çevresini sarmış duvarı, güvenli demeden.başka bir yolu yoksa kırmalı. sonrada kırdığı o kalbi onarmaya çalışmalı araya biraz zaman koyduktan sonra...ama kırmalı...