1 Ocak 2011 Cumartesi
25 Aralık 2010 Cumartesi
what a wonderful world
ve hepimiz biliyoruzki ben ne kadar beceriksiz bir cadıysam sende o kadar beceriksiz bir büyücüsün çocuk. bunu seviyorum.giriş gelişme ve sonucu birbirinden inanılmaz bağımsız bir yazı oldu, varsın öyle olsun. bunu da seviyorum.
18 Aralık 2010 Cumartesi
7 Aralık 2010 Salı
ama aynı güzel oyuna ertesi gün bi kere daha ve bu sefer legal yollarla gidebildiğimi düşünürsek, aklımın bir karış havada olmasına şükretmem gerekiyor sanırım.
bu yazının neden olduğunun merak edilmesi gayet mantıklı ve normal. tek amacım bi önceki yazıda açıklamayı unuttuğum yıldız(*)dan bahsetmek.
*
(ağlamaklı)bir fincan kahve için bozuk paranız var mı bayım?
(sinirli)buna ilerleme diyorsunuz öyle mi? çünkü motorlu arabalarınız, telefonlarınız, uçan makineleriniz ve bu leş yığını içinde daha iyi kokmanızı sağlayan bin çeşit parfümünüz var. ve caddelerde uyuyan yoksul insanlarınız...
arabanızın ya da parfümünüzün olup olmadığının hiç bir önemi yok. o an marx, etrafında olup bitene göz yuman herkesin ağzına sıçtı.
6 Aralık 2010 Pazartesi
dedi. bakakaldım ekrana. sahi, ne düşündüm onca zaman boyunca? üzerine düşündüğümü biliyordum. ama daha çok 'bak argümanları kısaca açıkladım sen anlarsın, zeki kızsın bence.' tadında bi düşünmeydi. var olduğunu biliyordum ama doğru kelimeler birbirini bulamamışlardı anlatmak için.
ne düşündüm sahi? dün toparladım biraz. dünya az biraz da olsa ilerliyorsa*, deliler sayesinde değil mi bu. delirsek ya o zaman.
okumuyorum. mükemmel olmasa da elimde sürünmeyi haketmemişti pavese. ama asıl gündüz vassaf, harika olmasına rağmen sürünüyor ya şu an, en çok ona üzülüyorum. ıskalanmış, üzerinde düşünmeye hiç gerek duyulmadan kabul edilmiş ayrıntıları bulunduğu yerden çekip ısıtıp önüme koyuşu hakikaten etkiledi. üstüne düşünerek okumak istediğimden okuyamıyorum belkide. beynim düşünme eylemini gereksiz sayıyor bu ara, 'gör ve kabul et, kabul et ve tekrarla.' modunda.
"cehennem özgürlüktür." bu fikir güzeldi. ama asıl psikoloji ve delilik. delilik ve özgürlük. bunu uzun süredir yazmak istiyordum.
"Biz özgür olmaktan korkuyoruz aslında. Yerleşik düzenin dikte ettiği, herkesin de karşılıklı olarak kabulendiği tutum ve davranış sınırlarının içinde kalmak istiyoruz. bizi nihai bağımsızlığa götürecek olan o adımı atmaya cesaret edemiyor, kendi içimizdeki sese kulak vermek istemiyoruz. Öyle yaptığımız zaman genellikle bize deli deniliyor çünkü. bize deli denmesini istemiyoruz. bize deli denmesinin ve deli muamelesi yapılmasının sonuçlarına katlanacak gücümüz yok.
bu yüzden delilikten anladığımız şeyi iğdiş ediyor, onu küçük ve önemsiz eylemlere indirgiyor ve davranışlarımızın anlamını da abartıyoruz. Örneğin bir memur uçurtma uçurmak istediğinde işe gitmiyor; "Acaba bana deli derler mi?" diye düşünüyor ama. Ya da sonradan " öyle çılgınca bir şey yaptım ki..." diye anlatıyor bu olayı. Deliliği, çılgınlığı öylesine basit eylemlere indirgedik ki, artık rahatça, güven içinde deli olabiliriz. ne yardan geçiyoruz, ne de serden. "Bütün gece uyumadık ve geceyi dinledik, ne çılgınlık değil mi?", "Kocam bütün ışıkları yaktı, bütün pencereleri açtı ve benimle salondaki halının üzerinde sevişti. Amma da deliymişiz. Böyle bir çılgınlığa nasıl boyun eğdiğimi bir düşünsene."
Deli olmaya cesaret edemediğimiz, ama yine de özgürlüğün özlemini çektiğimiz için, deliliği bu son derece basit davranış biçimlerine indirgedik, ama bu eylemler, deliliğin sonsuz ifade biçimlerine haksızlık etmektir."
kelimeler birbirini buldukça şunu düşündüm. başında olduğum şeylerin ileride çok ciddi çalışma ve yetenek isteyeceğini bilmek korkutuyor. yolun başındayken hazır, belkide vazgeçmeliyim diyordum.
delilik.
delilik hayallerinin peşinden koşmak olmamalıydı, koşmamak olmalıydı. delilik övgü olmamalıydı, yergi olmalıydı. kavram karmaşaları, çoğu şeyin olduğunun tam tersi anlam edinmesiyle sonuçlandı. ama sanırım sonuçlandı. kararı verdim en azından.
ve bir teşekkür borçluyum sanırım, 'bana mı?' diye düşüneceğini biliyorum. evet, sana.
16 Kasım 2010 Salı
13 Kasım 2010 Cumartesi
yaşamak istediğim o kadar çok an varki. ama hepsi "an"lar, iki harf kadar kısalar.
thelma & louise'in de etkisi vardı bunda. güzel filmdi. yol filmlerini seviyorum. ve müziklerini. ve yolculukları.
- Sanırım biraz delirdim, ne dersin?
- hayır, sen her zaman deliydin. bu, kendini ifade etmek için eline geçen ilk fırsat.
insan, içindeki ruhu ortaya çıkarmak için hep doğru anı ya da kendisine eşlik edecek birini arıyor. ve arayanın sadece ben olmadığımı biliyorum. canımı sıkan da bu. hepimizin durumu aynıyken hiç kimsenin bir şey yapmaması.
bi dünya diliyorum -çocuğun duası tutar diye-. bir dünya, insanların hayalleri uğruna öldüğü ve bunu gerçekleştirmeye çabalayan korsanların olduğu.
ama o insanların yaşamasını. sadece gerekirse gözlerini karartabilmelerini diliyorum.
son olarak. içimdeki güzel bi yerde güzel müzik dinleyip, bir iki kadeh bir şey içip konuşma gülüşme isteği dayanılmaz boyutlarda. dışarı çıkalım lan.
12 Kasım 2010 Cuma
üniversite hayatımın tatilden tatile mutlu geri kalan tüm zamanlarda da tatil özlemiyle geçeceği resmileşti sanırım. bıkkınım ve böyle birşey ilk defa başıma geliyor, onunla nasıl baş edilir bilmiyorum. öğrenmedimki ben. ama şuda varki bugün yüzmilyonuncu kez bıkkınlığımı dile getirirken sıkkınlıklar bastı. ben bile dinlemek istemiyorum artık, çekilmez adamlığımı* içime gömüyorum.
eve erken gelip the sixth sense'i seyrettim. finali dışında bi aman amanlığı yoktu. ki finali de öyle 'yareppim!' dedirtecek derecede etkileyici değildi. beklenmedikti sade.

gözlükleri sevdim ama.
9 tane filmim var, tatil boyunca her gün için bir tane. ve iki mekan seçtim kendime, iki günlük. bide hediye verme isteğimden gaz alarak tişört tasarım işini araştırdım bugün biraz. bir iki bir şey buldum bakalım.
mükemmel ingilizce hocamın mükemmel blogundan aldığım tarifi geliştirip mükemmel üstü harikulade bi makarna yaptım. o kadar güzel olduki nasıl becerdim lan dedim kendime.
ve yıllarca filmlerin, öykülerin, hayallerin siyah cadısı olmak insanda kaynayan her kazana bi parça ot serpiştirme huyu kazandırıyor. biraz baharat. biberiye, defne, birazda sarımsak...
*nazım hikmet//
8 Kasım 2010 Pazartesi

yeni tanıştığım insanlara özel bir durum değil bu. yeni olan her şeyi ilk anda çok seviyorum. tanıyana kadar korkunç bir önyargıyla kıvranıyorum, tanıdıktan sonra ilk anda delicesine sevip sonra insanı boyutlara indiriyorum. onu da sevdim.var olan tüm yeni insanları da sevdim. münazarayı da sevdim. ve bugün bir kez daha tescillendi ki ben bir muhalefetim. minik, heyecanlı, gerçekçi argümanlı ama öküz bir muhalefet.
bir de mantıklıyım. yani. ehem. ımm. şey. doğru olanın ne olduğunu biliyorum. biliyoruz. yanlış dualara avuç açmayı bırakmalıyız. desem de inanma, biz saplantılı küçük kadınlarız.
not: aylardan sonra ilk defa uzun uzun kitap okudum ben bugün: mezarlarınıza tüküreceğim.
7 Kasım 2010 Pazar
otobüsle ilgili hayallerim vardır, küstüm bilir bunu. bide bilirse belki oğuz bilir. ve bugün ben ilk defa bir otobüste biriyle tanıştım. adını bilmiyorum, telefonunu nelerden hoşlandığını hiçbirini. rengi siyah ama, bir onu biliyorum. birde bir sonraki karşılaşmamızda onu öpeceğimi. söz verdim çünkü.
sercanla hayallerden konuştuk bugün.
- korsan olup tayfamla beraber tüm çocukları güldürmek istiyorum!
hayalin kime ait olduğunu söylemem lüzumsuz herhalde.
arka fonda besame mucho çalarken bir şömine başında sıra bana geldiğinde söylemek isterdim hayalimi. ben dünyayı güzelleştirmek istiyorum. güzel bir dünyada yaşamak değil, olan dünyayı güzelleştirmek. batuhanın yaptığı gibi mesela, bir şeyler değişsin diye uğraşmak.
oğuz, biliyorumki sen burdasın, yanımdasın. hak vermesen bile anlarsın. her şeye rağmen sen benim yarımsın, canımsın. o okulda kendimi yalıtılmış gibi hissediyorum. dünya orası değil, ben dünyayı gördüm. kendimi oraya kapatmak kandırmak değil mi? peki niye onun yerine dünyayı o hale getirmeye çalışmıyoruz? hani o en sevdiğin filmdeki gibi, niye savaşmak yerine bizdeki bize yeter diyoruz? sıkıldım herkesin sadece konuşmasından, hiçbir şey yapmamasından. ki bu aslında bi özeleştiri.
tek başına olsa alfredo da vazgeçer miydi? oda başlamak için kendisiyle aynı hayali taşıyan birilerini aradı. hayallerimi paylaşmaya ihtiyacım var. ve sana uzun uzun yazmaya. kendine bir kahve doldurup okusan ya?





