1 Eylül 2010 Çarşamba

B.'nin 1 eylülde günlüğüne yazdığını, tamda bugün okumam tesadüftü sadece.


"Eylül. 1
Plajda uzanmış konuşuyorduk. Ona en sevdiği ressamı sordum.
- Van Gogh, dedi.
- Neden?
- Kulağını kesebilmiş; sol kulağını. Bunu yapan ilk adam o.
Sustu. Az sonra değişik bir sesle,
- Ama o bile eksik adamdı. Tımarhanedeyken yaptığı kendi portresinde insanlara yüzünün kulaksız yönünü gösteremedi. Tam adam yok!"
Tek istediğim tatil bitmeden yaz bitmeden bir kez daha o denize girebilmekti. Ve tabi 35 numara eşantiyon boy ayaklarımın kumlarda gezinmekten yanması.

26 Ağustos 2010 Perşembe

karpuz olduğum konusundaki düşüncem değişmese de, en azından içimin geçtiği yönündeki katı inancım yumuşadı biraz bugün. küstüm, sana teşekkür etmeliyim öncelikle ve yarın o küçük, 2-3 kiloluk karpuzlardan almalıyız belki de ikimizin hatırına.
bütün gün bilgisayar başında ama son bir aydır bu koltukta oturduğum tüm anların toplamından daha dolu dolu.

odtüye başlayınca,
İlk çalınacak kapı amatör fotoğrafçılık olacak. sonra aylar öncesinden söz verdiği gibi gülayça elimden tutup tin tin tangoya yazdıracak beni. hatunum! 3. sırada ani çıkışıyla beraber müzikal topluluğu. ozan sağolsun! sosyalist düşünce topluluğu, her ne kadar sitesi bir türlü açılamasa da. site konusunda ondan daha boktan olsan da kitap topluluğu, yerim seni! edebiyat; acilen açılman gerekiyor şekerim. sinema topluluğu, seni nerelere koysam bilemedim. son olarak ta şu var. Ona bakılsın istedim neden bilmiyorum.

akordeonun klavye kısmı harikulade gitsede, bass kısmına da gereken özen gösterilmeli sanki.

günün kazancı; yekta kopan!

"Ankara'da bir parkta kitap okuyor olsam ve sen sessizce yanaşıp "yine deniz kokusu getirdim sana," desen. ben denizi sadece öyle sevsem"

Her şeye önyargılı yaklaşan bünyem, bir anda kabullendi onu. her zaman varmışçasına.

Bu fotoğraf, 1969 yılında Henri Cartier-Bresson tarafından Paris'in Diderot Bulvarı adlı caddesinde çekilmiş. Okuduğuma göre zamanla ideolojik bir anlam kazanmış ve bu öpüşme 68 kuşağının simgesi haline gelmiş.
"mutlu aşk yoktur" tadındaki tüm cümlelerimi toplayıp çöpe attım, açılan yere yığınla aptal gülümseme ve düşünememezlik tıkıştırdım. mutlu aşk var evet, cıvıldayan bir ses tonu yalan değil. Hele dünyaya umarsız birilerini daha görünce insan, mutlu oluyor.

Demiş ki EmreKaracaoğlu bu fotoğraf hakkında;
"...Aşk artık kan ve gözyaşı ile yoğurulan bir imge olmaktan çıkmıştır. İnsanlar onu yaşamak istiyorlar. Hayatın bir "olanaksız"ı saymaktan yana değiller aşkı. Diderot Bulvarı'nda öpüşen o çiftin aklından geçenler de, sanırım, buydu...."

Henri Cartier-Bresson 2004'te hayata gözlerini yummuş bu arada.


günün şarkısı da sen olmalısın, just like a woman. ve küstüm, bu kısım da sana; dinledin mi bilmiyorum ama charlotte da söylüyor bunu.

bir an önce eylül gelmeli, despicable me seyredilmeli.

"to take over the world
you need an army
of ruthless
menacing
minions!"

gördüğüm her şapşal yaratığa aşık olmaktan bıktım mı, hayır. seni bir ömür seyredip her seferinde gülüşünü taklit ederim ben, söz♥

16 Ağustos 2010 Pazartesi

sorun şu ki ben oblomov'u özledim. tutunamayanlar'ı, onca yoksulluk varken'i, toza sor'u,kedi mektupları'nı.sonra arizona dream'i , persona'yı, big fish'i, the fall'ı...
değişimden niye bu kadar çekiniyorsun diyor. aynı insanlarla aynı ortama gidiyorsun. odtü bi yenilik değil. aynı mekanlara gidiyorsun. sırf 3 yıl önceki bir olay yüzünden uykusuzu bile denemiyorsun. tek bir adama aşık oldun vazgeçemedin. tek bir memlekete bağlandın dışarıda ne var düşünmüyorsun bile. kaçırdığın hayatların yükünü taşımamak için hiç düşünmüyorsun.
insanlar büyüdükçe hayalleri küçülür mü baba?

14 Ağustos 2010 Cumartesi

noktadan sonra gelen "ve", şahıdır ve'lerin.

13 Ağustos 2010 Cuma

zaman geçsin diye seyredilen gossip girl, yapılan dedikodu. heyecanın doruğa doğru koştura koştura ulaşması ve bir anda son! beklenen final.
gitmeye uğraşılan ve bir türlü gidilemeyen sinema. ve, ya koparsak korkusu dile getirilemeyen. 4 yıl yanı başımda olduktan sonra tamamen çekip gidersen çocuk; tanıdık yüzler, ortak mekanlar hızla eriyip yok olursa. ve konuştuğumuz konular azalacak git gide, kopmayı beceremeyeceğiz, direneceğiz biliyorum. ama o ip gözümüzün önünde git gide incelirken... ve sen bilirsinki benim tahammülüm yoktur kavgalara. ya git dersem sana? gider misin cidden? korkuyorum.

kıvruşuk kahkahalar sonra. aşırı cilveli uyanıştan kafası güzel halim ve beni idare etmeye çalışan bir fidan.

- güneş! bu biir daire. peki başka neler dairedir?
- top bi dairedir. aydede bi dairedir.bardak altlığı dairedir!
- uçan ayı!

hep benle 5 yaşıma dönecek misin? hep oynayacak mısın benle hatun...

"kağnım aç. haydi tiger bal bulalım! boing boing boing."

sensiz gidilen odtü olmaz olsun.

ve bir babanın bölümü sevdirmek için ettiği her lakırdının bölüme olan azıcık sevgiyi de hızla yok etmekten başka bir işe yaramaması.

"bak şimdi, insanı hayvandan ayıran en önemli özelliği ne? alet kullanabilmesi. ilk insanların kullandığı ilk alet neydi? hayvanlara atılan taş! onunda yumuşağı vardır, ağırı vardır şu vardır bu vardır..........lan nerden girdim ben bu konuya? hah ilk mühendislerde metalurjici sözün özü."

ama şu güzel:
"bak benimde bir arkadaşım vardı. ingilizcede aynı kurda başladık zor dedi alt kura indi. makineye beraber başladık zor siyasetle uğraşacağım ben dedi metalurjiye geçiş yaptı. sende siyasetle uğraş. eylemlere giderken saçına çiçek takarsın hep çiçekli devrimci derler sana. ben sana çiçek de alırım,söz." seviyorum babam seni.

ve anlaşılacağı üzere de odtü metalurji. beklemekte beni.
ama sen beni bırakma olur mu çocuk?.. belli etmesem de beceremem sensiz.

10 Ağustos 2010 Salı






daha güzel yerleştirmeyi beceremedim, olsun.çavlan olmasa çok daha da kötüydü halim.bikaç hafta önce keşfettiğim rooze; daha sadece 23 yaşında ve insanın kıskançlıkla tapınma arasında gidip gelmesine neden olacak kadar yetenekli kız. meraklı kız. güzel kız. ve sevgili küstüm, aslını istersen sırf sen göresin diye.

"No words, no thoughts, just be.

Mirjan."

http://mirjanrooze.com/

5 Ekim 2009 Pazartesi

gidiş

istiyorum ki bu yazı boyunca hep le moulin çalsın, hatta yazı bile olmasın. günlerdir konuşasım var, tek bir insanla. başka kimse rahatlatamaz şu anda. daha okul açılalı bir hafta olmuşken tatile ihtiyacım var. hiç mi hiç burnumu sokmaya hakkımın olmadığı kimi durumları artık düzeltmeye ihtiyacım var.

bir insanın kendinden daha kötü olanlara laf etmesi o insanı iyi yapmazmış. bir insana yüreğini açmak onun da sana kendi yüreğini açmasına yetmezmiş.

zamanında bambaşka bir yerde bambaşka biri seni seven herkesin bir okyanus kadar saf olamayacağını söylemişti. hem değerini bilemediğim, hem verdiğim değeri asla hak edememiş biri.

bana çok iyisin dediğinde 'hayır değilim' diyemedim.senin canını yaktığım için kendimi asla affedemedim. o kadar korktum ki bundan bir an önce olsun bitsin istedim
bir daha asla inandığım kadar iyi olamayacağım. sen mutlu olmadan da mutlu olmayacağım.

evet.

Romain Gary, Camus, Yann Tiersen, Tim Burton, Borges... bide pembe domuz. bir kibrit çöpü. tek bir dergi. bir günlük.ve birkaç fotoğraf alıp gidesim var. hemde ilk defa bu kadar yakın ve gerçekten gidesim var.


1 Ekim 2009 Perşembe

otobüs#2

- Kaç numarayı bekliyoruz?
diye sordu.202'ydi. Bir süre yine konuşmadık. Kızgındım ona, her zamanki gibi. Ve o son bir yıldır olduğu gibi kendi dünyasında; benimle ilgili hiçbir şeyi düşünemeyecek kadar benden uzaktaydı. Tekrar girmeyi hem isteyip hem istemediğim, korktuğum, unuttuğum dünya.
Kollarını omzum üzerinden doladı.

- Senin neyin vardı bugün?
- Hiç.
İnandı mı bilmiyorum, en kızgın anlarım sustuğum anlarımdır, bunu hala hatırlıyor muydu, bilmiyorum.

- İki kişiden sadece birinin morali bozuk olursa sessizlik olmaz kuzum. Mesela sadece senin moralin bozuk olsa ben şaklabanlık eder neşeni yerine getirirdim ama...202.

Sevindim otobüsü gördüğüme, sözünü bitirmesin.

- Görüşürüz.
İlk defa saat 11de otobüse biniyorum, insanların en çeşitli olduğu saatmiş onu farkettim, ve alkol kokusunu da.
Bir mesaj."5 dakika geç gelseydi seni seviyorum diyecektim. Unutmuşum bunu onca zamandır."
Unuttuk bunu. Öyle günler geçirdik:'seni seviyorum'un hiçbir şeyi çözmeyeceğini öğrendik. Bunu o öğretti bana, onunla öğrendim. İlk o bozdu yalnızlığı, devam ettiren bendim. Faturası bana patladı.
Otobüs Demirtepe durağında.

Her şeyi o anda yazmak istedim ona bir daha. O kadar çok söylemiştimki, artık ezbere biliyordu. ama yinede bilmiyor. Bende bilmiyorum...

Konuş benimle, anlat her şeyi.Anlatsa da anlamıyorum.

Tandoğan'da annem aradı nerdesin diye.
Niye yalnız değildik bu gece?Yalnız olsak susup kalmaz mıydık.
Çık git hayatımdan artık.Gitme, özlüyorum.

Yenimahalle.

Onu tanıdıktan sonra başladı iç savaşlarım. Hangi tarafı tutacağımı bilemedim, hangi taraf kaybetse kanadım.
Yerimden kalkıp düğmeye bastım. İnince verdim cevabımı:"5 dakika geç gelseydi ben de seni seviyorum derdim."
Korktum vereceği cevaptan, bu gece değil, bu gece daha fazla duygusallığı kaldıramaz. Telefonu kapattım eve girerken.

20 Eylül 2009 Pazar

Kedi Mektupları gibi

günlerdir şunu söylemek istiyorum:

Sen ne kadınsın Oya Baydar!

otobüs#1

O'na baktığım anda, aklıma gelen ilk şey 'acaba bu kadar güzel olduğunun farkında mı?' oldu. Hayatımda gördüğüm en güzel varlıktı.Oysa yüzünde bunun farkında olduğuna dair en ufak bir işaret yoktu-gurur ya da kibir-

Uzun değildi, belkide bu yüzden çok dikkat çekmiyordu normal hayatında, bilmiyorum. Ne giydiğini hatırlamıyorum bile, kot-bluz büyük ihtimalle. Onu gördüğüm anda, üzerinde krem rengi ya da vişne çürüğü olmasını diledim; krem rengi bol dantelli bir elbise olabilir mesela. Ama hayır, vişne çürüğü. İçinde ne olduğunu hiç belli etmeyen büyük siyah düğmeli uzun bir mont. Küpeleri olmamalıydı; aslında kolyesi, yüzüğü, kadınların olduklarından güzel görünmeleri için icat edilmiş hiçbir şeyi olmamalıydı.

Bir an göz göze geldik ve o gözlerini o anda kaçırdı. Ona, ne kadar güzel olduğunu söylemek istedim, yanlış anlayıp anlamayacağını hiç umursamadan.Ona bilmediği bir şey söylemek istedim, o anda arka fonda L'homme'un çalmaya başladığını, rüzgar estiğini, bir yerlerde birilerinin kaşık kaşık bal yediğini, fısıldamanın konuşmanın en güzel yolu olduğunu..Romain Gary'nin en çok etkilendiğim tasvirlerinden birini söylemek istedim:

''Boynu öylesine doğal bir inceliğe sahip ki, edebiyatın kuğu boynu benzetmesi onun yanında sıradan kalıyor.''

Ona dünyasının kahverengi olduğunu söylemek istedim.Renkler dünyasında yaşamadığını, turuncunun sarının pembenin üzerinden akıp gittiğini söylemek istedim. Artık sadece objektiflerin arkasından görülebilecek kadar sessiz sedasız, huzur dolu bir kahverengi.

Onu sadece bir kere gördüm, büyük ihtimalle de bir daha asla göremeyeceğim.Ona çok güzelsin demek istedim, defalarca kez, güzelsin, güzelsin, güzelsin demek istedim.

12 Eylül 2009 Cumartesi

özgür ruh

'İnsanların bloglarına, profillerine, kişisel iletilerine, sözlük yazılarına bu kadar takıntılı olmasaydım, bi parça daha rahat olabilirdim.' şeklinde bi cümle okudum ve tee onu yazdığım zamana döndüm.hiçbir şey değişmemiş ahah.
dün oğuzla modern zamanlara gittik nazımda.charlie chaplin'i izleyin, izlettirin yalayın yutun anacım. güzel gündü aslen, bi parça içine sıçtık sadece. yanlış anlaşılma olmasın, sade küçücük bi parça.
Bide şunu söyleyeceğim, insanları seyretmeyi çok seviyorum. özel hayatlarının içine burnumu sokacak kadar. beni hiç mi hiç tanımayan hiçte iplemeyen yığınla insanın en sevdiği kitapları, renkleri, sevgililerini, en yakın arkadaşlarını hatta iç dünyalarını bile biliyorum. sokakta gördüğüm insanların dünyalarını hayal etmeyi onlara bi senaryo yazıp başrole oturtmayı seviyorum.
bide yolculukları seviyorum. en çok tren yolculuklarını, olabildiğince de uzun. olmazsa daha kısasını, olmazsa otobüsleri. halk otobüsümü seviyorum lan. bunun kokusu da çıkıcak bekleyin, coming soon.
baba zulayı seviyorum. günlerdir sadece özgür ruh dinliyorum. ortalıkta göbek ata ata sevişe sevişe azalmazki tendeki(bendeki sendeki ondaki bizdeki gendeki o an ne gelirse artık) özgür ruh diye dolaşmam insanları dumura uğratmıyorda değil.
ben gidiyorum. film izl.eyeceğim