Önce Birhan "As I Sat Sadly by Her Side" dedi, sonra ben sözlerine bakarken "Rüya gördürme yeteneği olan Nick Cave şarkısı" yorumuna denk geldim. Şimdilik tesadüflerin yoğunluğuyla dehşetin yoğunluğu eş orantılı seyrediyor.
Meseleyi anlamanı sağlayacak bir
önceki ve bir sonraki cümleleri yırtıp yakıp tek cümlede
dımdızlak bırakıyor seni. Anlayıp anlamaman umrunda değil
(bazen küfür cümleyi şahlandırır; ya da cümlemizi.). Üstelik
sonrasında suratına pişkin pişkin bakıp “Kurduğun sözde göz
göz boşluklar var” diyor. Lan ağzından çıkanı kulağın duysun kadın!
Bazen suratına çakmak istiyorum ya
da suratıma. Öyle yoğun enerjisi.
İki gün önce rüyamda birini gördüm
ve görmemle rüyada olduğumu anladım, çok garipti. Bilinçaltı
yahut otokontrol, ne demeli bilmiyorum. Başka türlü görmenin
mümkün olmadığı -fiziksel değil ama, son derece ruhanidir
imkansızlıklar- artık öyle gülümseyemeyen ve öylesine
güzel bakamayan bir garip karnabahardı. Yazlık elbiseler giymiştim
ben öncesinde; çiçekli, tiril tiril. Tanışmalar olacaktı
bakışın arifesinde, yuvarlansın diye rakılar kutlansın diye
sofralar hazırlanmıştı. Sonra yatakta bir döndüm, karşımdaydı.
Ben hayatımda hiç böyle bir şey yaşamadım.
Minicik ellerim var ve minicik
ayaklarım, sonra boyum ve göğüslerim ve burnum ve parmaklarım ve
tırnaklarım. Birhan'sa tırnaklarını uzatıyor hep. Hem de
gerçekten yırtabilmek adına. Benim için tam tersi bu aralar,
üstelik tahrik paçalardan akıyor. Ancak boyalar savaşlarda
sürülmüyor artık baylar. O boyalarla kendime gelecek çiziyorum
ben.
9 Aralık 2015 Çarşamba
-sen tehlikeli oyunlar'ı okumuş muydun?
- okumadım, çok tehlikeliydi, korktum.
Sevgili Bilge,
Sana bu soruyu soruşum, bıraksan
sonsuzluğa uzanabilecekken, ertesi günü dahi göremeyecek
günlerden bir diğerinde olmalı. Sen konuştun, güldün, espriler
yaptın, aptal aptal sorular sordun; bense hiç konuşmadım. Ağzımı
açtığımda çıkacak tek sözcük yoktu.
Evet, aynı şu an.
Ağzım açılmadı. Zira konuşma
gerekliliği konuşma ihtiyacından az. Halbuki konuşma ihtiyacı
konuşma gerekliliğinden çok fazla. İhtiyaç değil gereklilikti
bize ağızları açtıracak olan. Bundan ötürüdür sesimin
çıkmaması. Anla.
O gecenin devamında ne oldu
hatırlamıyorum. Beni eve mi bıraktın, bıraktığını ertesi gün
aldın mı, beni almanı istedim mi, hiçbir şeyi hatırlamıyorum.
İçine evleri sığdırabilecek hafızam bu konuda tekliyor. Günler,
kavgalar, gözyaşları birbirine karışıyor. Halbuki zamanında
hepsini hatırlardım. Ancak şunu biliyorum ki, sevgili Bilge, her
şeye rağmen seninle biz; hayatlarımıza kaldığımız yerden
devam ederken odalarımızda birer sandalyeyi boş bırakıyoruz,
hayaletler gelip otursun diye. Hayaletin özne ve nesne
olması, hayalet olmak, hayalet olman, anlamların değişip önüme
çıkması, anlamların bu kadar zorlaması... Çok zorlandım Bilge.
Defterler tuttuysam buydu içimdeki. Fotoğraflar çektiysem bundan
kurtulmak, şehirler değiştirdiysem bundan kaçınmak içindi.
Şimdiyse duvarımda yeni fotoğraflar
var Bilge. Hiçbir zaman emin olunamayacak, ucundan dokunan ama
kavranamayan üzerine fotoğraflar. Ucundan dokunurken nasıl bu
derece yaktığı anlaşılmıyor. Küçük küçük iğneler
fotoğraflara saplandığı gibi bana da saplanıyor. Hepsi öylesine
küçük ki can yakmamalı, biliyorum. Canı acısı değilse ne,
anlamlandıramıyorum.
Öyle konuşmadık ki, öyle birikti ki
anlatacaklarım. İstanbul'da yalnız kalmanın kıymetini ancak
yalnız bırakılmanın ezici ağırlığını, yalnız kalmamak
adına insanların neler yapabildiğini ve evsizliği gördüm.
Düşmüşken tek başına ayağa kalkabilmeyi de. Sana şunu tüm
samimiyetimle söyleyebilirim ki, ayağa kalkarken yanımda kimse
yoktu Bilge. Bunca zamandır yerin öyle dibindeymişim ki etrafta
olup bitenleri göremiyormuşum, bunun ayırdına vardım. Şu anda
etrafımda ne varsa ayağa tek başıma kalktıktan sonra
gördüklerim; kim varsa, tekrar göz hizasına ulaştığımda göz
göze geldiklerimdir. Ancak ondan sonra güzel günler gördüm, sakin ve sessiz
ve sonsuzzz ve aydınlık günler. Bir süre eski İpek'i taklit
ettim, kalbinin güzelliği gözlerine yansımış derdi
atalarımız olsaydı. Öyle bir baktım ki iyi kalpli insanları
gördüm salt. Herkesin gülüşü kendine özgü, kulaklarımda
çınlıyor. Niyeti sonsuzca güzel, sevgisi sonsuzca aydınlık
insanlar. Hani ben kötülükler karşısında dehşete düşerdim
ya; kötülükler yalnızca yapanın eninde sonunda farkına
varacağı, bizim de nefes alacağımız ayrıntılarıydı
filmlerin. Yanımda gözlerini kocaman açıp “insanlar kötü mü”
diye soran biri var. Etrafımızda kötü bir hikaye döndüğünde
aynı insanlığa inançsızlıkla kendi içlerimize kapanıyoruz.
Bir zamanlar böyleyken, o kötü hikayelerin içine nasıl
sürüklenmişim, nasıl kendimi kaybetmişim bilmiyorum. Bir
bataklığın içindeydim ve oradan sürüne sürüne çıktım ben
Bilge. Bataklığı yok edemedim. Bir parçamı kurtarabilmek için
bir parçamı feda ettim. Bazen doğru mu yaptım emin olamıyorum,
ben ve herkesle yalnızca ben arasında sıkışıp kaldım. Bunu
anlatamıyorum Bilge, korkuyorum. Kendimden ve senden ve geri kalan
her şeyden.
Bir de yağmurlu gecelerde çok
korkuyorum. Karlı gecelerde daha çok korkacağımı biliyorum. Sana
anlatacaklarım var Bilge. Birikiyorlar. "Aklımın sandalyelerinde çamaşırlar birikiyor." derdi Oğuz Atay olsaydı. Ancak dedim ya, aklımda boşta bir sandalye var, çünkü biliyorum ki
22 Kasım 2015 Pazar
soğuk kazı, birhan keskin.
17 Kasım 2015 Salı
3 Kasım 2015 Salı
saklanmayacak bir gecenin
silinmeyen hatırası.
naiflikle inat arasındaki denge nasıl bunca mükemmel kurulabilir ki.
-belki herkes herkesin arkasından bakmıştır da kimse kimsenin bakışına denk gelmemiştir ya da herkes bakmayı dilemiş kimse cesaret edememiştir ya da öyle bir bozgun çökmüştür ki bakış, akışın dışında kalmıştır ya da ya da ya da ya da yan ma-
ya da sen sensindir ve ben de ben. ve söylediğimiz ya da yaptığımız ya da yap/a/madığımız hiçbir şey seni senlikten, beni benlikten, ortak bir benin benliğinden vazgeçirmeyendir. varoluşumuzun her bir gününde olması gereken oldu ve olmaya da devam edecek.
düşler, düşlerin gördüğü işi yapmaya devam edecek.
18 Ekim 2015 Pazar
17/10/15
parmaklarımın suyunu geri veriyorlar.
ve ben kendime,
yalnızca kendi köklerimden gelen bir güç diliyorum.
uzanıp kendi yanaklarımdan öpüyorum.
o gece içim öylesine daraldı ki,
bir sinema filminde olsaydık ben "içim sıkılıyor." dediğim anda sahne değişir ve uzak bir şehri tuşlayan parmaklar görünürdü.
gerçekten böyle olurdu, inanın.
13 Ağustos 2015 Perşembe
hayalini kurduğum her şeyin kıyısında,
ancak hayalini kurduğum hiçbir şeye dokunamadan.
işte günler öyle geçip gidiyor sevgili blog.
sıkıldım, yakışmadı.
7 Ağustos 2015 Cuma
insan ne kadar keyifsizse o kadar fazla yürümeli,
ve yatağa o kadar az girip kendi kendine kurmalı, düşünmeli.
kendimi evden dışarı atıyorum, adımlarım önce çok hızlı, ben sakinleştikçe onlar da yavaşlıyor, hatta bir noktada duruveriyor. insan o an durup bir sigara yakmalı, insan sigarayı bırakmalı da pek tabii. ancak kendine yardımcı olacak şeyler için "-meli, -malı" cümleler kurmamalı.
"varoluş kaygısı kendi olma ya da olamama kaygısıdır." demiş Kierkegaard, ben alıp bir deftere yazmışım, bugünse huzursuzluğumun sebebine cuk oturmuş.
bazen psikolojik destek mi alsam diyorum, sonra kendime yediremiyorum. çok saçma aslında, ancak kafamda bir ipek var ve onun her tarafı "-meli, -malı"larla kaplı, yardım almak delikanlılığına sığmaz. ancak ilk defa tüm kavgalarım kendimle, bu cepheden ne pahasına olursa olsun sağ çıkmalı.
bir de günde 5 kez çitlembik, 3 kez lilith demeliyim.
afiyetle diyemedim.
yüreğim sevgiyle dolu.
dolu dolu olmasına ama, bu akşam biraz hüzünlü.