26 Aralık 2012 Çarşamba

Sadece elime iki kağıt alıp birindekini diğerine geçirirken ezberlemek adına; nasıl bunaldım, daha da nasıl bunalacağım derken; günlerin hızını, heyecanını, ödevini bile seve seve yapmasını, ilgisini, sevgisini boncuk niyetiyle uç uca sıraladım; içime astım.


Geçen hafta boyunca boştum. Boş olmaktan bıkkındım. Kendime inancın sıfır olduğu noktalardaydım yani. Ben oralarda takılır zamanı sadece geçirirken ibocuk sürekli bak şunu yapabiliriz, bunu yapabiliriz deyip heyecanımı körükledi. Bu haftaysa öyle bir üretim bolluğundayım ki fikir adına, aklım oradan oraya koştururken ben de yerimde duramıyorum. Fiziksel yorgunluğa delice yakın olup fikirsel olarak kendime yetişemiyorum. Ona anlatıyorum, beraber heyecanlanıyoruz. İstiyorum ki öğrendiğim her şeyi başkalarıyla paylaşayım heyecanlandığım her şeye başkalarını da katayım. Sadece birimizin anlattığı fikre ötekinin heyecanlanması, üretim noktalarımızın tutması bile öyle güzel ki...


*http://www.5harfliler.com/
Gerçekten cümlelerimi erkek iktidarı diye değil sadece "iktidar" diye kurmak, sinirimi cinsiyetsiz iktidara; onun gücünü tanıtlamak için kullandığı zarar verişlere, yok edişlere yöneltmek istiyorum. Ama haberleri seyrettikçe midem bulanıyor. Reklamları seyrettikçe, soruların cevaplarını dinledikçe, hayvanlara yapılanları duydukça daha da bulanıyor. Gece yarısı sektörlerinden, otoyol kenarlarından, legal-illegal tatmin yöntemlerinden, evlerin birinde gece gündüz yaşananlardan, köpeklerden, 12 yaşındaki kız çocuklarından, sokakta mendil satan minnacık oğlanlardan, hatta damacanalardan, neden diye sorup da alamadığım tüm cevaplardan midem hep, hep, hep bulanıyor. Bulanan midemin içindeki her şeyi suratlarına kusmak istiyorum.

Genelden özele indirmekle problemlerim var.   

23 Aralık 2012 Pazar

Ağaç deyince sadece güzel şeyler hissediyorum.
Alfred Eisenstaedt

Ferdinando Scianna 
Ferdinando Scianna

Gueorgui Pinkhassov

Herbert List

Josef Koudelka

Martin Parr

Martine Franck

Micha Bar-am

Miguel Rio Branco

Stuart Franklin

Thomas Hoepker

o benim sevdiğim ilk fotoğrafçı.
Alex Majoli
Josef Koudelka

*Böyle derlemeler yapsam diyorum. 
Levent Cantekvari.

10 Aralık 2012 Pazartesi

Eğer Metis'in
                   ol
                   ma
                   yan
                   ke
                   li
                   me
                   ler
                   ajandasını ben hazırlamış olsaydım,
                   şöyle yazardı bugün tarihli sayfanın dibinde:
                   öğle güneşinin altında uzanıp gözlerini kapattığında,
                   karanlıkta çakan kırmızı yıldızların
                   bir adı olmalı...

8 Aralık 2012 Cumartesi

bazen

kendim de dahil hiçbir yerde hiçbir güzellik olmuyor.
sade iç ve zaman geçirilesi.

23 Kasım 2012 Cuma


nedensiz, 1.20 sn sularında külünün düşüşü içime dokundu. aylar önce ibo hediye etmişti bu adamı bana, yine aynı şarkıyla. birbirimizi merak ettiğimiz, güzel görünmek istediğimiz zamanlarda. zamanla bu güzel "görünmek" önemini yitirmeye başladı ona karşı zira olduğum olacağım kadar hayatımdaydı. 
dinledim, videoyu da seyrettim ama o külü hiç fark etmedim ben. aklım hep başka yerdeydi. yan sekmedeki konuşmadaydı, yarının saatleri dakikaları buradan oraya kaydırmalarındaydı; onu bugün de aramazsam fena bozulurda, ödevi bitirsem de teslim etsemde, bazen yarın ne giysemdeydi. 
o külü fark etmediğime utandım.
beni öperken sigarasının saçımı yakıp yakmadığını düşündüğümde çok utandım.
başkalarının aklında canlandırdıklarını seyrederken onlar gibi düşünmediğime üzüldüğümü fark ettiğimde dehşetle beraber utandım.

ve diyemedim; bazen güzel olmaktan gerçekten korkuyorum, 
kendimi beğenmiyorum da bir an bile olsa 'ya başkaları beni beğenmiyorsa' diye düşündüğümü fark edince
kendimde kırmaya çalıştığım huyun hala orada sinsi yattığını da bir fırsat kolladığını anlıyorum.

aklımın sandalyelerinde çamaşırlar birikiyor sevgili blog.  

21 Kasım 2012 Çarşamba

dokulu yazı//oradan buradan

sınav dalgasının ilk başından econcu nasihati: ne kadar az yazı ve ne kadar çok görsel kullanırsanız o kadar yüksek not alırsınız. türkçe konuştuğunda komik adam aslında, ya da ders işlemediğinde. derslerini protesto edip gitmememin tek nedeni sürekli ingilizce konuşup yetmezmiş gibi bir de ders işlemesi. 
bu yazı da öyle görsellerle bezendi. o kadar uzun süredir tembelim ki şu anda silkinip de özenemem.

o benim nesnem. bu yazıyı yazarken o da burada, bilgisayarımın yanı başında demek isterdim ama ödevimi tamamladıktan sonra özgürlüğünü ilan etti, ses alamıyorum kendisinden. böyle dediğime de bakma, endişeliyim.
umudum ve önsezim kayıp montumun cebinde olduğu yönünde ki bir insan evde nasıl montunu kaybeder anlamış değilim.
iki hafta onunla yaşadım ben; sınıfta, dolmuşta, bahçede, şurada burada karşıma oturtup neler geçiyor içinden onu izledim. ışık oldum onunla beraber, ışık doldum, ışığa kesildim.
bu hafta doku çalışırken yarım koydu beni.


dokuyu en çok kendi bedenimde, ışığı da doğal sevdim. onca arandığıma bakma.













ilişki tembelliğindeyiz bu ara.
sınav döneminde olmanın getirisi uykusuzluk ve sinir harbi defterini dün itibariyle kapattım; tembelliğime daha gezmeli tozmalı ama dur durak bilmeden devam ettim.


vuruldum. o da bana jest yapıp sevdiğim şarkıyı çaldı girişimizin şerefine. 
hazırlayanın aklına hayran kaldık. fırçanın tek tek tüm duvarları gezişinden, bir anda her tarafın surata kesilip bizi gözetleyişinden öyle etkilendim ki nereye bakacağımı hangisini takip edeceğimi bilemedim.
bir banka oturduk, göremedikçe yazıları birbirimize okuduk. 
hayal gücünün bile yetmeyeceği bir yarım saatti yaşadığımız.

ağacımda yaprak bile değil, çiçek açtıran adam
oğluşumu ürkütmeyen, ödünü bokuna karıştıran adam.
 **tişörtü kendiliğinden dekolteli.
vallahi.

29 Ekim 2012 Pazartesi


sınavlar burnumun dibindeyken ben kendimi mayın tarlasındaki kazanma oranımı %18den 19a taşımaya adadım.
fonda da hep aynı şarkı.
halbuki çalışmayı bitirmek,
minik ödevimi yapmak,

sorumluluklar bitince
okumak,
karanlık odalara girip çok merak ettiğim negatifleri basmak,
üretmek ihtiyacı var.




ama sen yanımda yürürken başın hep çok hafif havaya kalkıyor, yüzünde de vallahi o salak sırıtış oluyor ya çocuk, aklım ona kayıp duruyor.
bir de bu tür pıtır pıtır sevgi sözlerine alışık olmayan sevgili blogumdan da bi parça utanıyorum.
itiraf etmeli.

25 Ekim 2012 Perşembe

"dizginlemedim kendimi. aldım başımı gittim,
gittim ışıltılı geceye;
o yarı gerçek ve kafamda
yarı belirlenmiş zevklere.
ve başdöndürücü şaraplar içtim
şehvetle kucaklaşmaktan
korkmayanların içtiği."



öyle ezbere bilirim ki çince bile olsa anlarım. dilini bilmem, konuşmasını anlamam, görünce kulağımı tıkarım allahın çinlilerine; ama yine de anlarım.
"al" der ya Grace, "dünyaya sahip olmanı istiyorum" der. o anda dünyanın sah
b
oluveriririm.
"i" yerine enterlara basarım da daha güzel olması mümkün olmaz.

şarkılar sıkıştırıyoruz koltuk arkalarına, halı altlarına. bazen daha yüksek, gittikçe daha da yüksek, kemanlar duyulsun diye
sesler yükseldikçe algılarım azalıyor, sorun etmiyorum.
pascalın burnuşu nemli, bizimki buzz. parmakları da öyle.

kalbimin koridorlarında hevesli mumlar yakıyor da meyve meyve kokuyorum sanki. balkonlarında şarkılar çalıyor. şarkıyı mı dinlesem, yağmuru mu, yoksa onu mu bilemiyorum. çünkü şarkıları benimkilerden güzel. kelimeleri de(ben bunu seçtim). üstelik bariz kıvır kıvır, hem de çilli. tabi ki de kıskanmıyorum; daha çok dinleyeceğim, yazacağım, yapacağım, yerimde durmayacağım; gülmeye, düşünmeye, güzele karışıp da kalabalıklaşacağım geliyor.
söylemek istediğim şeyleri hakikaten söylemek istiyorum, yazmak değil. ama biliyorum ki buraya bakacak. kendinden bi iz bulsun istiyorum her baktığında. 
kafam, yüreğim, içim dışım güzel; korkmadan, kontrol etmeden yazıp yazıp silmeden:) devam etmek istiyorum sadece. arkası yarınları düşünmeden. kadınca inada bindirmeden. bilmeden, bildirmeden. 
(Halbuki kendini durağa bile bıraktırmayan kadındım ben)

14 Ekim 2012 Pazar

koltuknameye özenip, özenmekten zerre utanmayıp haftamdan kalanları toparladım. 

kıştan bahara geçilen, içerilere dayanamayıp, sabırsız titreye titreye dışarılarda oturulan, çiçeklerin dallara vardığı da daha ayrılmadığı o kısacık 10 gün favorim olsa da, mevsim geçişleri her daim heyecanlı. bu seferki de öğrenmelerle, yeni pıtır arkadaşlarla, özendiğim ortamlarla, yeni hislerle öyle güzel geçiyor. ufak tefek şeyleri göz ardı edip içimin huzurunu anlatmaktan bıkmıyorum. 

seyrettim, yürüdüm, güldüm bu hafta. zaman bulmak için uykudan, uyku için dersten kıstım. başka yerlere dağılıp duran aklımı bir süre dinlendirme adına kapattım algılarımı. uzakları değil anları yaşamaya çalıştım sadece. 



Şimdiye kadar seyretmememin tek nedeni uzak doğululara karşı ırkçı tutumumdur, evet. kaşıntımı yenip seyretmeye karar verdiysem bile ilk on dakikamı "hele sese bak allasen" diyerek geçirdim. sonra ben de sustum. hapishanedeki hallerini çok sevdim, kadının çocuğu evde arayışını da buluşunu, fikir ilk aklına geldiğindeki gülümsemesini çok sevdim. ayağını ilk uzatışını sevdim. tartıyı tamir edişini sevdim. fotoğrafını yeni baştan yapışını sevdim. kafasını uzatıp da kadraja dahil oluşunu sevdim. inatla topun önüne geçişini sevdim. öyle sevdim kadını. saniyenin yirmi dörtte biri kadar anları aklıma not ettim.

haftanın içe dolanan ilk şarkısı ondandı. bu hafta şarkılar vallahi dolandı.

sahaflara düşmediği için başlamadığım mihmanı anacığım aldı. daha ilk sayfalarından en sevdiğim adamın en sevdiğim şiiriyle açtı sohbeti, gülümsedik birbirimize.



"güllerin bedeninden dikenlerini teker teker koparırsan
dikenleri kopardığın yerler teker teker kanar

dikenleri kopardığın yerleri bir bahar filân sanırsan
kürdistan'da ve muş - tatvan yolunda bir yer kanar

muş - tatvan yolunda güllere ve devlete inanırsan

eşkıyalar kanar kötü donatımlı askerler kanar

sen bir yaz güzelisin, yaprakların ekşi, suda yıkanırsan
portakal incinir, tütün utanır, incirler kanar

bir yolda el ele gideriz, o yolda bir gün usanırsan
padişahlar ve muşlar kanar, darülbedayiler kanar

muş - tatvan yolunda bir gün senin akşamın ne ki
orada her zaman otlar otlar ergenlikler kanar

el ele gittiğimiz bir yolda sen git gide büyürsen
benim içimde çok beklemiş, çok eski bir yer kanar"


bir gün o yoldan geçerken ben de bu şiiri cüzdanımdan çıkarıp okuyacağım biliyorum. ben de "napıyorum la şimdi" diye utanacağım içten içe. 


sonunda kadın kolektifinin toplantısına katıldım, lgbt'yle ilk ilişkilerimi kurdum. 


oğulcanla oturmuş utangaç edebi tartışmalar yaparken:) o bazukayı ben erken kaybedenleri, o harı ben tolu savunurken amatör ruhu nasıl sevdiğimi bir daha anladım. har'daki mükemmel dile rağmen tol'un öfkesi beni bir daha yordu. o öfkeyi dizginleştirmesi tek üzüldüğüm noktası muratın. o bana öfkesini kusarken sadece durup haklısın diyebilmiştim. hiçbir şey yapmadığım için sen haklısın. 

bitirdikten sonra özlemekten korkup bir süre daha yanımda taşıdığım, başucumda değil yatağımda sakladığım, her tatile nolur nolmaz diye yanımda götürdüğüm... ben gibi koktuğunu düşündüğüm 2 kitaptan biri tol. 

ama aslında diyecektim ki ben, amatör yanı seviyorum. kitabını daha okumasam da onu da sevdim bir röportajla. pırıl pırıl bir beyindi gördüğüm, insandı. 


sonra yana yana kahvaltı yaptık hafta ortasında. birilerinin okuyacağını bilirse insan iyi olup olmadığını düşünmeye başlar derken aklımdaki şeylerden biri de buraydı. kimi zaman yazılarım kendimde kalsın istiyorum zira hırslanmaktan korkuyorum. 

sorumluluklardan korkmamın nedeni de bu hırslar. insan kendine ait bölgeyi daraltmaya bir kere başladı mı arkası kesilmiyor.
neyse.
sanki etrafımızdaki her şey kahvaltının öyle huzurlu olması için şekil değiştirdi o sabah, her şey güzelleşti.

küstüm sessiz'e şirin dediğinde hayal kırıklığına uğrasam da, hakikaten şirin bir filmdi. 




Tepenin Ardı'ysa bayağı bayağı iyiydi. ben bolca "a separation"a benzettim; onun bir boy küçüğüydü. küstüm benzetti mi bilmemem. insanın yaptığını hep başkası çeker; en çok da meryem çeker. Acı da çeker, sineye de çeker. ses çıkarmadıkça daha da çektirirler meryeme. çay demledikçe meyve beklerler.

filmin adı iki saati iki kelimeyle özetleyecek kadar cuk oturmuştu. o tepenin ardındakini göremeyen, görmedikçe sinirlenen, sinirlendikçe harap eden... korktukça da harap eden bir erkekler sürüsü.



bu çocuk bence o kadar karizmatik ki üzülüyorum bu özelliği hep oyunculuğunun önüne geçecek diye. 








kimi şeyler de bende kaldı. kim gitti geride ne kaldı belli değil. 

öperim.

5 Ekim 2012 Cuma

onları ne zaman dinlesem filmin sonu gelmiş de karakter bile jeneriği okumaya hevesliymiş gibi hissediyorum. sinirlenmişim, dakikalarca, onlarca dakikalarca koşmuşum, yoruldukça daha hızlı koşmuşum, inat etmişim de sonunda dayanamayıp, soluk soluğa durmuşum gibi hissediyorum. dalmışım, önümdeki saniyelerin sudaki son saniyelerim olduğunu bilecek kadar havasızlıkla dolmuşum gibi hissediyorum. gökyüzüne yakınlaşma adına gece yarısı çatıya çıkmalı titrek kışları hissediyorum. "sigaraya mı başlasam acaba"ları hissediyorum. yetişilen son otobüsleri hissediyorum. daha hızlı, daha daha hızlı, saatlerce salıncağa binmeleri hissediyorum.
bir anlık salaklık edip acaba ders çalışırken dinlenirler mi diye düşünüyorum. kafamı karıştırmak için sözleri olması şartmış gibi.
moon is down var tabi bir de.
günler öyle hızlı geçiyor.
ben bana bakıyorum, o ben beni süzüyor, sonra ben durup hangisi benim anlamaya çalışıyorum.
bu durum da uzun süredir böyle aslında.
tefail gelse de kafama kafama vursa.
çünkü tanrı gündelik dertlerle meşgul edilmemeli.
ama kitaplarıma yeni kavuşmuşken ben, ve bu sefer daha çok sevemezdim derken dışlanmaya başlıyorum kendim tarafından.
gülen yanaklarımla yazan parmaklarım çok ağrıyor bu sıra. seviyorum, ama bazen de salt zorunluluktan devam ettiriyorum. zorunluluğa dönüşen her şeyden nefret eden küçücük bünyem bunlara da tepki gösterirse diye de korkuyorum.

29 Eylül 2012 Cumartesi



yatak odasına şükran fotoğrafları çekiyorum bazen.
Böyle söyleyince fazlaca erotik. halbuki pascal bile uğramayabiliyor kimi geceler yatağımıza.


anılar birikiyor, eşyalar birikiyor, gülücükler birikiyor.



çocukluğa dönmek diye bir şey hakikaten var; zihin hakikaten ilginç. freud diye bir şey var deyip ah muhsin ünlü'ye nazireler düzerim ama jung da var. 
bu yazıyı okuyunca ozan'ın küçükken harçlığını biriktirip kendisine oyuncak tabanca almasının nedeninin annemlerin hiçbir zaman tabancaları bize oyuncak etmemeleri olduğunu düşündüm. niye bir çocuk silahlı evcilikler oynamak ister ki? niye özene bezene yapılmış kardan adamları parçalar, yere düşenlerle dalga geçer?
ve niye bir anne bunu fark ettiğinde "aman canım daha çocuk o"yu kendini rahatlatmak için söyler. halbuki dehşetin tamamıyla ifadesi olmalı bu. 


okunacak kitaplar biriktiriyorum. yol haritamı anlatıyorum kıvruşa. o kadar heyecanlıyım ki listeleri tamamlamaya. araya sokmak istediğim kitaplara da hevesliyim. ne haltlar etsem bilemiyorum.

politics:) notlarımı tekrar okuyorum belki gözden kaçırmışımdır bazı şeyleri, belki yeni kimi şeyler düşünürüm diye. nazarlar değer diye elim popomda, ama öyle seviyorum, içim rahat.













rahat olmayan noktalar da var tabi. 
bu noktayı toparlayacağım, 
kendi kendimi 
kendi kendime
kendimce
 ispatlayacağım diye 
boş verdiğim noktalar. 
yatak kendi halinde kalmalı. gecesi de sabahı da rahatlatılmalı. 




bize dair bizsiz fotoğraf. bunca üşengeç adamın nasıl olup da gelmeye üşenmediğini anlamıyorum. anlayıp anlamamamı umursamıyor. arayıp aramamamı. ben de. ama ne zaman araşsak yan yana olabiliyoruz. hem tekil, hem işteş olabilen fiillere sahibiz.
**O Ano em Que Meus Pais Saíram de Férias. Ağlarım da ağlarım.










































şımarmak için kremler sürüyorum her tarafıma. aynanın karşısına geçiyorum. ışık vurdukça cildim daha da parlıyor. başımı oynatıyorum, bi sağa bi sola. bir daha. boyun kırıyorum sadece. her hareketimde oynaşan ışıkları seyrediyorum uzun uzun. kendimi değil, misafir ettiğim ışığı seviyorum.  

15 Eylül 2012 Cumartesi

Bom bom bom bom bom bom bom borobom...
Turuncu gömleğim var yakası meme uçlarıma değiyor. Sarı kırmızı çoraplarım var. Sokakta, orada burada gülüyorlar bana. HEY BE; PAÇA PAÇA ZURNA PANTOLONLARIM VAR.

Atölyeden çıktım, kafam iyi çıktım, yol boyunca nedensiz yere bu satırları tekrar edip durdum içimde.
Ne zaman okusam içim acır, halbuki bugün hiç acımamalıydı. Kendimi yendim bugün, korkularımı alt ettim, iki harika insanla tanıştım, bir insanı yeni baştan tanıdım, çok yoruldum, çok koşturdum, çok heyecanlandım... Nerelere gitsem, ne haltlar çevirsem bilemedim bütün gün.
Bugün kime ne düşünüyorsam onu söyledim sadece. İçimde hiçbir şey kalmadı. Mutlu da ettim, mutlu da oldum.  Belki birilerini sıkmışımdır ama adam sen de, insan nelere sıkılmıyor ki.


Koşturmam gereken yerlerin listesini attım ona. Kuaföre yalnız, geri kalan hemen her şeye beraber çek attık, stada gidip fotoğraf çektik, film yıkadık, tesisleri yıldızlı çeklerle doldurduk, hediye aldık. O hep yanı başımdaydı.



Tabi ki daha güzel fotoğraflarım var ve tabi ki güzel olmak umrumda değil.

Kafam güzel bu gece!
İçim dışım çok güzel.

Bir de gece şarkısı vardı bir de ortalıkta dans eden insanlar.
Bana içini açan bir adam.
Ortalığa saçtığım kendi içim.